Loading summary
A
Kaliteli bir hayat sizin için ne ifade ediyor? Bugünkü konu siz dinleyicilerimden geldi. Geçtiğimiz haftalarda Instagram'da bir dinleyicim kaliteli hayat üzerine konuşalım demişti. Ben de konuyu oylamaya sundum ve çoğunluk evet dedi ama ilk düşüncem şu oldu. Çok kişisel bir konu değil mi bu?
Çok katmanlı. Çünkü herkesin tecrübesi birbirinden farklı. Herkesin kaliteli hayat kavramı da dolayısıyla birbirinden farklı. Kimisi sağlıklı sınanıyordur. Sağlıklı olmak kaliteli hayatın bir parçasıdır.
Kimisi için paradır, kimisi için huzurdur. O yüzden yine mini bir kamuoylaması yaptık ve bu sefer de dedim ki sizin için kaliteli hayat nedir diye. Tahmin ettiğim üzere çok farklı yanıtlar aldım, hepsini paylaşacağım. Ama şu da var, insanlık tarihi boyunca filozoflar, psikologlar, sosyologlar benzer soruların etrafında çok döndü. Yani tek bir formülü olmayan bir konu olmasına rağmen farklı öğretilerin sorduğu, konuştuğu bir konu bu.
O yüzden de bugün kendi tecrübelerimizle beraber bireysel anlamda psikolojinin desteği de kaliteli hayat nedir, nasıl inşa edilirden sosyolojik düzeyde de çünkü toplumu insandan, insanın toplumundan ayrı düşünemediğimiz için Bizim istediğimiz kaliteli hayat bu. Ama içinde bulunduğumuz sistemde özellikle de günümüz konjonktüründe nasıl o kaliteli hayatı inşa etmeye çalışacağız? Ne kadarını inşa edebiliriz? Ve beklentilerimizle gerçeklik arasındaki o boşluğu nasıl yönetiriz? Bunlara bakacağız.
Herkese merhaba. Ben Emine. Gelişigüzel Hayallere hoş geldiniz. Bu kanalda psikoloji, felsefe ve sosyoloji desteğiyle hayatı ve kendimizi daha iyi anlamayı konuşuyoruz. Arkadaşlar konumuz azıcık uzun o yüzden hemen başlayalım diyorum ve başlarken de önce şu kaliteli hayat nedir sorusuna gelen cevapları okumak istiyorum.
Çünkü az önce de dediğim gibi herkesin farklı bir beklentisi var bu kavramdan. Büyük bir kısım kaygıdan, stresten uzak, dengeli bir yaşam etrafında durmuş. Sağlıklı yaşam diyenler, huzur diyenler, iyi ilişkiler diyenler, doğa dostu şeyler demiş bir dinleyicim, çok dikkatimi çekti. Biri de yatağın başucunda priz olması demiş. O da haklı, ne diyebilirim ki?
Arkadaşlarımın beni bu hesapta trollemesine alıştım artık zaten. Bir dinleyicim de beklentilerin karşılanabiliyor olması demiş. Ama hangi beklenti, o beklenti ne kadar gerçekçi vs. derken bu konu çok derine gider. Ama dediğim gibi genel anlamda bir huzur, sağlık, tatmin üçgeninde dönüyoruz ki ben de şöyle düşünüyorum.
Huzur ve sağlık kısmı olmadan tatmine zaten daha zor geliyoruz. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisine baktığınız zaman en temelde ne var? Barıncak yer, beslenme, güvenlik, buna finansal güvenliği de ekleyebiliriz ve tabii ki bu saydıklarımın stabil olması. Ben buradan şunu çıkartıyorum, hem sizin söylediklerinizden hem de Maslow'un hiyerarşisine baktığımda hem de kendi tecrübelerimden. Birincisi sağlık arkadaşlar.
Kaliteli bir hayat inşa etmeye çalışıyoruz ama ilk olarak bedensel, ikinci olarak ruhsal sağlığımıza ne kadar dikkat ediyoruz. O yüzden de şöyle bir sorum var size. Sağlıklı olmak için ne yapıyorsunuz? Mesela dün ne yediniz? Düzenli uyuyor musunuz?
Yani gerçekten uyuyor musunuz? Yatağa yattığınızda telefonda reis kaydırarak geçirdiğiniz saatleri demiyorum. Ya da haftada kaç kez hareket ediyorsunuz? Bedeninizle ilişkiniz nasıl? Bedeninizi bir araç gibi mi kullanıyorsunuz yoksa yaşadığınız bir yer olarak mı görüyorsunuz?
Hareket etmek, spor yapmak sizin için bir lüks mü? Lüksten kastım şu, vaktim olursa kategorisinde mi yoksa olmazsa olmazım mı? O çünkü vaktim olursa kategorisinde ise lükstür. Ya da bedeninize ihtiyacı olan besinler giriyor mu? Yeteri kadar sağlıklı besleniyor musunuz?
Ya da alkol sigara tüketiminiz var mı? gibi soruların cevapları aslında en başta bir temel oluşturacaktır. Bunu bir kenara koyalım. Zihinsel sağlığımıza baktığımızda o ne durumda? Çünkü beden ve zihin ayrı değil.
Bunu nörobilim de çok net bir şekilde söylüyor. Uyku eksikliği dediğimiz şey doğrudan karar alma kalitesini düşürüyor. Duygusal düzenlememizi bozuyor. Düzenli hareket antidepresan kadar etkili olduğundan o da aynı şekilde yine bizim zihinsel sağlığımızı doğrudan etkiliyor. Yani bunları birbirinden ayrı düşünmemek gerekir.
O yüzden kaliteli hayat bedeninizde başlıyor demek yanlış olmaz. Akabinde de mental sağlık geliyor. Az önce dediğim gibi fiziksel sağlığımız tabii ki mentalimizi etkiliyor ama onun dışında zihnimizin içinde neler oluyor? Kendimize iyi gelen şeyleri yapıyor muyuz? Bizi strese sokan durumları ve insanları nasıl yönetiyoruz?
En çok strese girdiğimiz konulardan biri iş, diğeri de eş olduğundan bu iki konunun sağlıklı bir çerçevede olması insanın hayat kalitesini aşırı derecede etkiliyor diye düşünüyorum. Mesela iş stresi en derinlerde işini kaybetme korkusuna dayandığı için finansal güvenliğimizi tehdit altına atıyor değil mi? Ve bu da tabii ki hayat kalitemizi doğrudan etkiliyor. Geçtiğimiz bölümlerde iş stresi ve nasıl global bir krize dönüştüğünden detaylıca bahsetmiştim. Dileyenler oraya da bakabilir, iş stresini yönetme konusunda bir şeyler dinlemek isterse eğer.
Finansal güvenlikten kastım da şu anda temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak, onun dışında ruhumuza, bedenimize iyi bakacak, sosyalleşmemize, önemli gördüğümüz şeylere harcama yapmamıza katkı sağlayacak bir gelirimizin olması. Ve olur da o gelirimiz şu ya da bu sebepten aniden kesilirse kenarda bizi en az 6 ay kadar idare edecek miktarda bir birikimimizin olması. Bu nakit de olur, nakde çevrilebilecek bir varlık da olur. Ve tabii ki ileriye yönelik düşündüğümüzde de emeklilik yaşımız geldiğinde bizi böyle güzelce çekip çevirecek varlıklarımızın kenarda birikmişimizin olması, ona şimdiden yatırım yapabiliyor olmak. Gerçi bu kadar hızlı değil.
Eğlenceli bir dünyada iyi yatırım yapıp, kendi işini kurup ya da pasif gelir elde edip kendini erkenden emekli eden bir sürü insan var. Yaşıtlarım da var. Eğer hedefiniz buysa ve bunu gerçekleştirmiş ya da gerçekleştirmek için somut adımlar atıyorsanız o da muhteşem arkadaşlar. Bir diğeri de yaşadığımız alan değil mi? Öncelikle kendi küçük alanımızdan başlayalım.
Evimiz. Değerli toplu, bize huzur veren, güzel döşenmiş, zevkimize göre döşenmiş bir ev. Ondan sonrasında da semt. Yani insanın mahallesinde, yaşadığı yerde kendini güvende hissetmesi. Kendi önceliklerine ve beklentilerine göre bunların karşılandığı bir semtte yaşaması.
Kısacası yaşadığı yerde güvenli ve mutlu olması. Mesela bazı insanlar için evin büyüklüğü, yeniliği önemlidir. Özellikle Türkiye'de yaşayan dinleyicilerim için bulunduğu bölgeye göre depreme dayanıklılığına bakma olasılığı daha yüksektir. Deprem riski olmayan durumlarda bazıları ev küçük de olsa, eski de olsa daha nezih, sakin bir muhitte olsun ister. Onu önceliklendirir.
Ama genel olarak kimse gece karanlıkta evine giderken korkmak istemez değil mi? Ya da sürekli olayların yaşandığı suç oranının yüksek olduğu bir yerde yaşamak istemez. O yüzden de ev ve semt seçimi de doğrudan insanın hayat kalitesini etkileyen şeylerden bir tanesi. Bunun bu arada yalnızlıkla da bağı var, onu da söyleyeyim hemen. Geçenlerde spora giderken radyoda bir şeyler bir şeyler dinliyordum.
Orada insanların neden bu kadar yalnız hissettiğinden, bu yalnızlık duygusundan bahsediyorlardı ve bununla alakalı bölgesel bir araştırma yapmışlar Londra'da. ve vardıkları sonuç gerçekten ilgimi çekti çünkü şöyle diyordu eğer bir semtte insanların çoğunluğu oturdukları evin sahibi ise oradaki komünitelere, komşuluklara, arkadaşlıklara çok daha fazla yatırım yapıyor ve daha az yalnız hissediyor ama Eğer insanlar kiralıyorsa, kiralanan ev sayısı daha fazlaysa daha mobil kişilerdir ve sürekli yer değiştirdiklerinden dolayı insan ilişkilerine de yatırım yapmak istemiyor olabilirler. Bu yüzden de yalnızlık duygusu daha fazla. Ben bunu duyduğumda aa ne kadar doğru demiştim. Sonra tabii ki merak edip kendi mahallemdeki ev sahibi oranına baktım yüzde 80'miş.
Böylece kendi minik örnek demimle bu araştırmayı doğrulamış oldum. Gerçekten öyle bu arada. Ben Londra'ya taşındığımdan beri hep şunu söylüyorum arkadaşlar. Ben Londra'yı sevmiyorum. Londra ile aramda zaten bir aşk nefret ilişkisi var.
O çok ayrı. Ama ben yaşadığım mahalleyi seviyorum ve ben bu mahallede bu kadar güzel arkadaşlıklar, bu kadar güzel komşuluklar edinmiş olmasaydım çoktan taşınırdım. Bu arada ben buraya taşınırken Londra'nın semtlerine hiçbir şekilde hakim değildim. İlk evimi de Whatsapp'tan görüntülü konuşarak tuttum. Çünkü seyahat ediyordum ve İngiltere'ye döndüğüm an Londra'ya taşınmam gerekiyordu.
Arkadaşlarıma sordum, soruşturdum birazcık ama asıl kararımı etkileyen ne oldu biliyor musunuz? Burada crystalroof.co.uk diye bir web sitesi var. Londralı dinleyicilerim için tekrar edeyim. crystalroof.co.uk Şimdi buraya posta kodunu giriyorsunuz. Size öyle bir data veri yok ki.
Ben size hep diyorum, ben data kadınıyım. Ve o data şöyle arkadaşlar. Baktığınız bölgenin, o posta koduna girdiğiniz bölgenin güvenlik oranı, hava kirliliği ya da temizliği oranı, sesli mi, sessiz mi, ulaşım ne kadar güçlü vs. derken beni en çok etkileyen data şuydu. Nasıl topluyorlar hiçbir fikrim yok.
Bölgede yaşayanların etnik yoğunluğu, yaş oranı, eğitim seviyesi, gelir seviyesi, ne tarz işlerde çalıştığı, entelektüel seviyesi, inancına kadar neler neler var. Ve ben buna bakarak ve tabii ki de yeşillik oranı ne kadar yüksek, sakinlik oranı ne kadar yüksek böyle seçmiştim. Ve bir gün bile pişman olmadım çünkü doğrudan hayat kalitemi arttırdığını düşünüyorum. Gerek çevre, gerek buradaki insanlar. Hatta buradaki ilk evimden çıkarken ikinci evim bir tık daha böyle merkeze yakın olsun diye ev bakıyordum.
Kardeşim de buradaydı beraber bakıyorduk. bana dedi ki abla sen burada yaşamaya başlayarak yani Londra'daki hayatına burada başlayarak çıtayı o kadar yükseğe çıkardın ki Londra'nın hangi bölgesine gidersen git asla mutlu olmayacaksın ki haklıydı da sonuçta burada da kaldım zaten. Evet bu ev konusunu fazla uzattığımın farkındayım ben de ama demek istediğim şey şu bu Masao'nun ihtiyaçlar hiyerarşisinde barınma gerçekten en temel bir ihtiyaç ve eğer siz kendi standartlarınızla kendi beklentilerinizi karşılayan bir evde bir semtte yaşadığınız zaman hayat kalitenizle doğrudan ilişkisi Hani bu ait olma tarafına da değinmiştim ya, ona neden değinim biliyor musunuz? Çünkü bu en basit ihtiyaçların üzerindeki katmanda ne var? Hemen üzerinde ilişki, arkadaşlık, sosyal bağlar ve aidiyet hissi.
Ve aidiyet hissini de çevremizdeki insanlar besler. Ne kadar güvenli, güçlü bağlarımız var. Bu kanalda üzerine hep konuştuğumuz şeyler değil mi? Mesela en yakındaki 5 kişinin ortalaması konusuna bilimsel bir şekilde çevre etkisi bölümünde değinmiştim. Ya da gerçek dostluk bölümü, doyumlu bağlar kurabilmek bölümü.
Bunlara bir bakın isterim çünkü doyurucu, birbirinden öğrendiğin, güvende hissettiğin, seni büyüten, geliştiren arkadaşlıklarda hayat kalitesini doğrudan etkiliyor. Romantik ilişki de aynı şekilde destekleyici, sevginin, saygının, dengenin var olduğu bir ilişkide olmakla sürekli manipülasyon, psikolojik şiddet, tartışma, gerginlik, belirsizlik olan ilişki arasında tahmin edersiniz ki dağlar kadar fark var. Ve bu durum mental enerjimizin çok büyük bir kısmını tükettiğinde hayat kalitesini de maalesef ciddi anlamda düşürüyor. Şimdi bu bahsettiklerim insanın en temel ihtiyaçlarıydı değil mi? Burayı sağlam bir zemine oturttuğumuz sürece bir sonraki tarafa artık daha sağlıklı geçebiliriz.
Bunu şey gibi düşünün. Bir binanın temelini atarken ne kadar doğru atarsanız, ne kadar sağlam atarsanız katları da o şekilde sağlam çıkarsınız. Ama bir binanın temelini yamuk atarsanız binada yamuk olur gibi. O yüzden de kaliteli bir hayat istiyorsak işte en temel ihtiyaçlarımızı ne kadar maksimize ediyoruz, ne kadar iyi bir şekilde karşılıyoruz? Buradan başlamak gerektiğini düşünüyorum.
Sonrasındaysa konu insanın kendisine geliyor. Başarı, statü... Buraya hemen bir parantez açıyorum. Bu statü anksiyete getirip bağımlılık yaratmadığı sürece. Kapattım parantezi.
Kendine güven, takdir edilme ve itibar görme gibi konular var. Mason hiyerarşisinde de bunlar var. Mesela psikoloji yakın dinlenebilecek zamana kadar depresyon, anksiyete, travma gibi konularla uğraştı değil mi? Ama 1989'da psikolog Carol Rife çıkıp dedi ki, tamam bunu anladık da iyi olan ne? Sonra da oturup Aristoteles'den, Maslow'dan, Jung'dan ve varoluşçu psikolojiden ilham alarak psikolojik iyilik halinin altı boyutu diye bir tanım çıkartıyor kendisi ve bunları 30 yıl boyunca dünyada binlerce insanla test ediyor.
Tanımladığı altı boyut şunlar. Birincisi özkabül. Kendinizi hem güzel hem de zor taraflarınızla birlikte görüyor ve kabul ediyor musunuz? İkincisi, kişisel büyüme. Gelişmeye, yeni şeyler öğrenmeye açık mısınız?
Yani hayatınızı monoton hissetmiyorsunuz bu noktada. Üçüncüsü, yaşamda amaç. Var olmanın bir anlamı olduğunu hissetmek. Buna ne kadar katılıyorum emin değilim ama şöyle demiş ona katıldım. Bu bir dini inanç olabilir, uğruna çalıştığınız bir ideal olabilir.
Kısacası hayatta bir yönünüzün olması. Hayatta yön belirlemek kolay bir şey değil. Özellikle de elimizin altında çok fazla seçenek varken. Danışanlarımla üzerine en çok çalıştığım konulardan birinin bu olması beni artık şaşırtmıyor. Çünkü bu kadar belirsizliğin hakim olduğu bir dünyada Az çok da olsa yönümüz belli olsun istiyoruz ya.
Hani bir söz var ya gideceği limanı bilmeyen gemiye hiçbir rüzgardan hayır gelmez diye. Ben bu söze kesinlikle katılıyorum. Çünkü öbür türlü insan savruluyor. Eğer bu konuda hedef belirleme olsun, planlama, vizyon oluşturma, motivasyon tutabilme gibi uluslararası sertifikalı bir koç ile çalışmak isterseniz kapım her zaman açık. Açıklamalardaki linkten ya da emineyesitimen.com slaş koçluk adresinden ön görüşme randevusu alabilirsiniz arkadaşlar.
Diyelim ve devam edelim. İyilik halinin dördüncüsü de olumlu ilişkiler. Gerçek, sıcak, güvenilir ilişkilerinizin olması ve sevdiğinizi, sevdiğinizi hissettiğiniz ortamda olmak. Beşincisi çevresel hakimiyet. Yani hayatınızı yönetebilmek, çevrenizdeki koşulları şekillendirebilmek ki bence en zoru bu olsa gerek çünkü her zaman bizim elimizde değil.
Altıncısı da özertlik. Kendi değerlerinize göre yaşamak, başkalarının beklentilerine göre değil. Carol Rife'ın bu çalışması bize güzel bir temel sağlıyor, güzel bir özet veriyor. Ama onun dışında zaten 90'lı 2000'li yıllarda pozitif psikoloji aldı başını gitti değil mi? Bu konunun Rockstar'ı Martin Seligman'ın pozitif psikoloji alanında yaptığı çalışmaları örneklendirebiliriz, onun yazdığı kitapları örneklendirebiliriz.
Ya da Macar psikolog Mihaly Csikszentmihalyi'nin akış teorisi yine buna örnek olabilir. Yani en çok hayattan doyum aldığımız anlar, ne çok kolay ne çok zor olan görevlerde, tam kapasite kullandığımızda yaşadığımız akış anları derken geliyoruz yaraşının en tepe noktası kendini gerçekleştirmeye. Böyle deyince de kulağa çok avam geliyor sanki ya. Bu kendini gerçekleştirme, potansiyelinin tamamını kullanma, kendinin en iyi versiyonu olma kalıpları o kadar çok kullanıldı ki sanki içi boşaldı. En azından bana böyle geliyor ve çok ilginç değil mi?
Yani bir şeyleri ne kadar hızlı tüketiyoruz? O yüzden ben bu terimleri kullanırken dikkatli olma taraftarıyım. Bunlar çok yüzeyde de kalabiliyor ya da çok böyle toksik pozitivite bir yerden de gelebiliyor insanın kulağına. Kendi versiyonuna şöyle söyleyeyim. Değerlerinizi bilmek.
ve kendi değerlerinizle uyuşan bir hayat yaşamak ya da onlarla uyuşan bir şeyler yapmak, ben kimim sorusuna az çok da olsa cevap verebilmek, kendinden büyük bir oluşumun parçası olduğunu hissedebilmek, buna doğru aktif bir şeyler yapabilmek, hayatta bir vizyonunun olması ve o vizyona uyumlu yaşamak. Yani benim tercümem bunlar olurdu bir insanın kendini gerçekleştirmesinden. Hatta burada da bir parantez açayım. Mesela Aristoteles insanın en yüksek iyiliği nedir sorusuna şu cevabı veriyor. Yudamonia.
Türkçe'ye genellikle mutluluk diye çeviriyoruz ama tam karşılığı bu değil. Yudamonia daha çok doğru çevirisiyle çiçek açmak, serpilmek, tam olarak yaşamak demek. Aristoteles bunu şöyle tanımlıyor, erdem ve akla uygun etkinlik. Burada da çok kritik bir ayrım var ama iyi hissetmek demiyor, iyi yaşamak diyor. Bu ikisi arasında da büyük bir fark var.
Yani Eudemonia bir duygu durumu değil, bir yaşam biçimi. Şu an mutlu muyum, mutlu hissediyor muyum sorusu da değil. Potansiyelime uygun yaşayıp yaşamadığım sorusu. Şimdi burada bir duralım. Konuştuklarımızı bir sindirelim.
Çünkü biz kaliteli hayat konusunu bireysel bir yerden ele aldık. Daha psikolojiden, felsefeden faydalandık. Ama bir de şöyle bir soru sormak gerekiyor. Sistem bize ne kadar izin veriyor kaliteli bir hayat yaşamak için? Şimdi burada bir duralım, konuştuklarımızı bir sindirelim.
Biz şu ana kadar kaliteli hayat kavramını çok bireysel bir yerden ele aldık. Yani psikolojiden faydalandık, felsefeden faydalandık. Kendimize kaliteli hayat nedir ve ben o hayatı nasıl oluşturabilirim sorularını sorduk belki. Bir şekilde cevaplarını da bulmaya çalıştık ama insanı ve toplumu birbirinden ayrı tutamayacağımız için arkadaşlar şu soruyu da sormak gerekiyor. Peki sistem bana ne kadar izin veriyor kaliteli bir hayat yaşamam için?
Çünkü şu an 2026 yılında 2006 yılından çok daha farklı bir yerdeyiz. Maslow'un hierarşisinde finansal-fiziksel güvenlikten bahsettik. Ama günümüz koşullarında ev fiyatları, kira fiyatları malum, enerji fiyatları gitgide artıyor. Zaten savaşın ortasında kalmışız. Kalıcı bir iş bulmak giderek zorlaşıyor.
Hem yapay zeka belirsizliği var hem de küresel ekonomik istikrarsızlık var. İktim krizi zaten arka planda sürekli çalışıyor. Bir de bunun üstüne sosyal medya her gün size başkasının tırnak içindeki o mükemmel hayatını gösteriyor. Ve bu koşullarda kaliteli hayatını kendin inşa et demek havada kalıyor aslına bakarsanız. Çünkü bazı yapısal engeller gerçek.
E o zaman boşuna mı konuştuk Emine bunları? Diyebilirsiniz. Hayır tabii ki de. Bu noktada da sosyolog Zygmunt Bowman'dan faydalanmak istiyorum. Çünkü kendisi şöyle diyor.
Modern dünyada kimlik artık bir zemin değil, bir proje. Ve bu proje hiç bitmiyor. Çünkü sistem size sürekli yeni bir standart gösteriyor. Her ulaştığınızda çıtayı yukarı çıkartıyor değil mi? Bu konunun detaylarını zaten performans toplumu tükenmiş, toplumun statü anksiyetesi, amaç anksiyetesi gibi bölümlerde konuştuk.
Onları da henüz dinlemediyseniz kesinlikle bakın derim. Neden bilmiyorum ama ben o bölümleri çok seviyorum. Çok kafa açıyormuş gibi geliyor bana o bölümler. Peki biz bu konuda kontrolümüzde olmayan şeylerle nasıl kaliteli bir hayat inşa edeceğiz Emine? Ben şahsen bizzat kendim olarak bu noktada hemen yüzümü Epiktotos'a dönüyorum.
2000 yıl önce söylenmiş şeyler olmasına rağmen hala daha çok güncel çünkü elimizdekiler ve olmayanları ayırt edebilmek, bunun ayırdına varabilmek, ekonomik koşulları siz belirleyemiyorsunuz, siyasi iklimi siz belirleyemiyorsunuz ama Bu koşullara nasıl tepki vereceğinizi, hangi değerleri merkezinize alacağınızı, nelere enerji harcayıp harcayamayacağınızı siz belirleyebilirsiniz.
yaklaşmak istemiyorum. Çünkü günün sonunda vatandaş olarak kamuoyu oluşturma gibi bir gücümüz de var. Ya da bilinci artırma gücümüz de var. Sosyal medyayı kendi lehimize kullanma gibi bir durumumuz da var. Tabii ki de çok büyük etkileri olur demiyorum ama kelebek etkisi nevesiyle olur.
Ya da en azından ben elimden geleni yaptım rahatlığı verir. O yüzden onu da göz ardı etmemiş olalım. Ve beni en çok rahatlatan düşünce kalıplarından biri de şu. Her şeyin geçici olduğunu kabullenmek. Budist felsefede buna impermanence deniyor.
Japonca'da mononoavare, şeylerin geçiciliğinin hüznü ve güzelliği olarak çevrilebilir. Bazıları bu mantığı bir teslimiyet olarak görebilir ama ben gerçekçilik olarak görüyorum çünkü her şey geçici. Gerçekten de öyle. Ekonomik koşullar değişiyor, her iki yönde de değişebilir. İlişkiler değişiyor, sağlığınız değişiyor.
Bu böyle mi olacak diye hayıflanmak, bu da geçecek diye düşünmekten çok daha yorucu geliyor bana. O yüzden de her şeyin geçici olduğu mantığını kabullenmek bir noktada insana umut veriyor ve ileriye doğru hareket etme gücü kuvveti veriyor. Ben bunu kendi hayatımda çok çok çok çok eski yaşlarımdan beri çok çok eski yaşta dediğimde 80 yaşındayım sanki. Ama yani şöyle söyleyeyim 16-17 yaşımdan beri uyguluyorum. O zamanlar tabi bu kadar felsefe bilgim falan yok ama bu da geçecek sonuna kadar böyle olmayacak ki diye kendi kendimi telkin ettiğimi hatırlıyorum.
Kendi kendimi telkin ettiğim konuda ne biliyor musunuz? Babamla kavga etmişim çünkü benim dışarıcık mama izin vermemiş akşam saati. Ben böyle afakanlar basıyor kendimi sıkışmış hissediyorum. Kendimi böyle sanki beni Hapislere kapatmışlar gibi hissediyorum. Ağlıyorum da ağlıyorum.
Yatağın içinde diyorum ki ben de büyüyeceğim. Bu da geçecek. Hiç bundan sonra böyle şeylerle uğraşmayacağım. Ama geçti. Bu bilgi size asla gerekli değildi ama bu da burada dursun.
Şimdi... Kendimi ciddiyete davet edecek olursam... Aynı mantığı Batı felsefesinde de görüyoruz. Epiktetos'un en önemli ayrımı da bu zaten. Bazı şeyler bizim elimizde, bazıları değil.
Düşüncelerimiz, değerlerimiz, tepkilerimiz bunlar elimizde, cebimizde, tamam. Başkalarının davranışları, sağlığımız kısmen, çevresel koşullar bunlar elimizde değil ve acının büyük çoğunluğu da kontrolümüzün dışındaki şeyleri kontrol etmeye çalışmaktan geliyor, der Epiktetos. E haklı. Peki Emine, kaliteli hayat nasıl inşa edilir? Özellikle de her şeyin geçici ve belirsiz olduğu bir dünyada diye soracak olursanız, başta dediğim gibi arkadaşlar ben böyle özel konularda hayat gurusu gibi çıkıp da şunu yapın, bunu yapın diye tarifler veren biri değilim.
Çünkü ben kimim ki bu tarifi vereyim diye düşünüyorum. Bir de o tarifi verirsem ben de sisteme bir parçası olmuş olurum. Dediklerim sizin hayatınıza ya da kaliteli hayat kavramınıza uymayabilir. Herkesin kaliteli hayatı kendine sonuçta. Ama bazı sorular var.
Bu soruları sormak kaliteli hayatı inşa etmeye yardımcı olur diye düşünüyorum. En azından benim için yardımcı oldu. Kendi seanslarımda da kullandığım bir takım sorular. Kağıdınız, kaleminiz ya da telefonunuzun notlar kısmı açıksa başlıyorum arkadaşlar. Birinci soru.
1 ila 10 arasında bir en düşük, 10 en yüksek kendime ne kadar iyi bakıyorum? Fiziksel sağlık için konuşuyorum burada. Diyelim ki kendinize 5 verdiniz. Ondan sonra da şunu sorabilirsiniz. Bu verdiğim skoru arttıracak olsam ilk kaça çıkarırdım?
Bunu ulaşmak için ne yapmam lazım ve nasıl ölçeceğim? Ne zamana kadar o hedefime ulaşmış olacağım gibi smart dediğimiz daha spesifik, ölçülebilir, başarılabilir ve her zaman için bir zamanlama yani bir deadline'ı olan hedeflerden bahsediyorum. İkincisi, bana kimler neler iyi geliyor ve gelmiyor. Bu çerçevede hayatıma neleri daha fazla dahil etmem lazım, kimlerle daha fazla vakit harcamam lazım ve neleri kimleri hayatımdan çıkarmam gerekiyor. Bu soruların cevapları.
Üçüncüsü de, Yaşadığım yerde güvende ve mutlu muyum? Evimi yuva gibi görüyor muyum? Değilsem de bunu değiştirmek için ne yapıyorum ya da ne yapabilirim? 1-10 Arasında Finansal güvencem hangi noktada? Maddi anlamda kazandığımdan ve biriktirdiğimden memnun muyum?
Memnun değilsem, birincisi beni ne mutlu ederdi? Yani ne kadar miktarda bir para kazanıyor olsam, kenara ne kadar para koyuyor olsam, bankada ne kadar param olsa ya da herhangi bir yatırım aracında ne kadar param olsa ben mutlu olurdum ve oraya gelmek için nereden başlamam lazım? Nereden başlayacağınızı bilmiyor olabilirsiniz bu arada, çok normal. Çünkü finansal okuryazarlık okullarda öğretilen bir şey değil ve çoğumuz kendi çabamızı öğrenmeye çalışıyoruz ya da kulaktan dolma bilgilerle bir şeyler öğreniyoruz. Ama ben şunu fark ettim, bu finansal okuryazarlığınıza yapacağınız yatırım, bu alanda bir uzmanla çalışmak ya da bu alanda kurslara katılmak, workshoplara katılmak, Muhtemelen geri dönüşü en yüksek olan yatırımınız olacak arkadaşlar.
O yüzden buraya yatıracağınız para hiçbir şekilde kayıp olmayacaktır. Dediğim gibi hatta getirisi en yüksek yatırımınızın olma ihtimali de çok yüksek. Onun dışında 5. soru Hayatta gideceğim yönü az çok da olsa biliyor muyum? Kendi değerlerim doğrultusunda yaşıyor muyum?
Hayattaki vizyonum ne? Bir tane dedim ama üç tane soru gelmiş oldu. Kusura bakmayın artık daha da geliyor. Bilmiyorsam da bu konuda ne yapabilirim? Kimden ya da neyden destek alabilirim?
Bunlar biraz soru içinde soru gibi oldu. Farkındayım ama yazınca gerçekten göreceksiniz ki kaliteli hayat deyip geçtiğimiz şeyin aslında ne kadar karmaşık olduğunu. Yazmak zor geliyorsa da bir arkadaşınıza gönderin ve beraber tartışın bunları birbirinize anlatın. Ne kadar farklı görüşleriniz olduğunu ya da ne kadar benzer görüşleriniz olduğunu gördüğünüzde gerçekten şaşıracaksınız. Çünkü bu sorular ikili konuşmalarda da güzel kafa açıyor.
Ve eğer kendi kaliteli hayatınızı tanımlamak, ne istediğinizi bulmak, hangi yöne gitmek istediğinizi netleştirmek, bunlar üzerine bir düşünce ortağıyla çalışmak istiyorsanız da Bana her zaman emineyesiçmen.com slaş koçluk adresinden ulaşabilirsiniz arkadaşlar. Bir bölümün daha sonuna geldik. Kendinize çok iyi bakın. Hoşçakalın. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Host: Emine Yeşilçimen
Date: May 7, 2026
Theme: Hayatı daha yaşanılır kılmak, kaliteli hayat nedir, bireysel ve toplumsal bağlamda iyi yaşamanın felsefesi
Bu bölümde Emine, "kaliteli hayat" kavramını dinleyici talepleri doğrultusunda psikoloji, felsefe ve sosyoloji perspektiflerinden ele alıyor. Kaliteli hayatın kişiden kişiye değişen çok katmanlı bir kavram olduğunu vurgulayan Emine, temel ihtiyaçlarından aidiyet duygusuna, finansal güvenlikten kendini gerçekleştirmeye kadar pek çok boyutunu inceliyor. Bireysel iyilik halinin yanı sıra içinde yaşadığımız sistemin kısıtlarını ve gerçekçi bir yaklaşım için felsefi ve pratik tespitlere de yer veriyor.
"Birincisi sağlık arkadaşlar."
(A, 02:54)
"Beden ve zihin ayrı değil. Bunu nörobilim de çok net bir şekilde söylüyor."
(A, 03:39)
"Kendi küçük alanımızdan başlayalım. Evimiz. Değerli toplu, bize huzur veren, güzel döşenmiş bir ev."
(A, 06:01)
"Güvende hissettiğin, seni büyüten, geliştiren arkadaşlıklar hayat kalitesini doğrudan etkiliyor."
(A, 10:27)
"İyi hissetmek demiyor, iyi yaşamak diyor. Bu ikisi arasında da büyük bir fark var."
(A, 15:48)
"Kimliğiniz bir zemin değil, bitmeyen bir proje... Sistem size sürekli yeni bir standart gösteriyor."
(Zygmunt Bauman’dan aktarma, 17:37)
"Ekonomik koşulları siz belirleyemiyorsunuz... Ama bu koşullara nasıl tepki vereceğinizi, hangi değerleri merkezinize alacağınızı, nelere enerji harcayacağınızı siz belirleyebilirsiniz."
(Epiktetos yorumlaması, 18:13)
"Her şeyin geçici olduğunu kabullenmek bir noktada insana umut veriyor ve ileriye doğru hareket etme gücü kuvveti veriyor."
(A, 19:35)
Emine, kişisel hikayeleriyle sıcak; alıntıyla derinlikli; soru ve önerileriyle pratik, samimi ve hafif mizahi bir dil kullanıyor. Hiçbir zaman otoriter bir reçete sunmuyor, dinleyiciyi sorgulamaya ve kendi yolculuğunu tanımlamaya davet ediyor.
Bu bölüm, kaliteli hayat üzerine kafa yormak isteyenler için kavramsal bir harita ve tartışma başlatıcı sorular sunuyor. Emine, “herkesin kaliteli hayatı kendine” diyerek, dinleyiciyi hem bireysel hem toplumsal açıdan gerçekçi ve farkındalık dolu bir yaklaşım benimsemeye çağırıyor. Yazma, düşünme ve paylaşma önerisiyle pratik bir kapanış yapıyor.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere!