Loading summary
A
Bu bölümde insanlığın en ortak paydasına bakacağız. Çok bilindik gibi fakat tanımlaması da güç. Gerçekten sahip olduğumuz ve mutlaka kaybedeceğimiz bir şey. Dolayısıyla hem en büyük hevesimiz hem de en büyük korkumuz. Düşünmesi öylesine zor ki aklımıza getirmemeye çalışıyor.
Hep etrafından dolanıyoruz. Düşünmesi böylesine zor olsa da neyse ki birçok kişi onun üstüne epey düşünmüş, konuşmuş, yazmış. Bu sebeple ayrıntılarına girmeden önce onlara bir kulak vermenizi istiyorum. Antik Yunan'da durmadan sorduğu sorularla Atinalı gençlerin kafasını karıştırıp onları yoldan çıkarttığı için yargılanan Socrates, savunmasının bir bölümünde ölümden korkmanın bilgelik olduğunu söyler. Her ne kadar korkuyor olsa da idam fermanının ardından baldıran zehirini korkmadan içerek yaşamına son verir.
Aynı dönemin stoacı filozofları Marcus Aurelius ve Seneca ise öğrencilerine sürekli bir cümleyi hatırlatır. Memento mori. Yani ölümlü olduğunu hatırla. Haddini aşan yaşam rehberinde sıkça andığım 19. yüzyıl düşünürü Martin Heidegger, insanın ölümün kaçınılmaz olduğunu bilen ayrıcalıklı bir varlık olduğunu hatırlatır bize.
Önemli de bir ayrıntıya dikkat çeker. Hatırlamak istenmese de ölüm mutlak bir sondur. Fakat... En garibi, en ilginci, üstüne en düşünülesi başkasının değil, kişinin kendi ölümünü bilmesi ve düşünmesi. Yani birey ölecek fakat terk ettiği yaşam devam edecektir.
Aynı yüzyılda yaşayan antropolog Ernest Baker ise, öleceğini bilen insanın içine düştüğü kaygıyla sanat, ideoloji, ulus bilinci gibi kavramlar yaratarak ölümsüzleşmeye çalıştığını savunur. Tabi bu uzun alıntılı girizgahtan sonra ölümden bahsedeceğimi sanmayın sakın. Tam aksine... Yaşamdan ve yaşamaktan söz edeceğiz. İrademiz dışında içine fırlatıldığımız bu dünyada bizi ayrılan süreyi nasıl daha yaşanılabilir kılabileceğimize bakacağız.
Fakat bunun mümkün kılma iddiasındaki pek çok kavramı bir kenara bırakıp tam merkezindeki en derinindeki olguyla yola çıkacağız. Sağlık elbette. Bir başka deyiş de kaybettiğimiz anda sahip olduğumuz diğer her şeyin anlamsızlaştığı hatta neredeyse hiçbir şey ifade etmediği tek gerçek varlığımız. Ölüm kaçınılmaz fakat sağlıklı yaşamak öyle değil. Biraz özen.
bir parça bilgi, bir nebze çaba ve elbette bu çabayı anlamlı hale getirecek rehberler istiyor. Addini Aşen Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde sağlıklı yaşam adlı evrensel hasretimizde bize rehberlik eden değerli bir isimle birlikteyim.
Prof. Dr. Mustafa Özdağ'ın. Hoş geldiniz hocam. Teşekkür ederim.
Çok teşekkür ediyoruz bizlerle birlikte olduğunuz için. Çok güzel bir girişti, harikaydı. Sağ olun. Her programımızın girişinde bir sözcük var ve sıkça anacağımızı düşündüğüm kavramları bir anlatmaya çalışıyorum. Birkaç dakika sabrederseniz bir de onları tamamlayayım.
Gizleyicilerimizle o konuyu da bir netleştirelim. Efendim tahmin edeceğiniz gibi... En çok tekrar edeceğimiz kavramların başında sağlık geliyor. Ve sağlık öz Türkçe bir tabir. Tahmin edeceğiniz üzere sağ kökünden geliyor.
Sağ olma halini anlatıyor. Gündelik dilde selamet, sıhhat diye karşılıkları da var malum. Türk Dil Kurumu sözlüğü şöyle tanımlıyor. Bireyin fiziksel, sosyal ve ruhsal yönden tam bir iyilik durumunda olması... Vücut esenliği, keyif, sıhhat.
Sağlığın tanımı bu. Nedense daha az kullandığımız, aynen Baytar Veteriner mevzunda olduğu gibi hekim diye bir kavram var. Tahmin edeceğiniz gibi Arapça kökenli ve kökeni, sözcük kökeni hakimden geliyor. Hakim. Ne hakimi?
Tabii ki ağır ceza hakiminden bahsetmiyoruz. Bir konuya hakim olan kişi, o konu hakkında yetkin olan kişiden geliyor hakim. Ve daha geniş tabiriyle bilge. Bilim adamı, bilim insanı ya da daha modern tabiriyle filozof, tabip, yaygın anlamda tabii ki tabip karşılığını kullanıyoruz. Türk Dil Kurumu sözünü şöyle tanımlamış, insanlardaki hastalıkları teşhis ve onları ilaçlarla...
Veya bazı araçlarla tedavi eden kimse doktor, tabip. Şimdi Türk Dil Kurumu doktor diyor ama biz doktoru günlük hayatımızda ne yazık ki yanlış kullanıyoruz. Yani şöyle eksik kullanıyoruz. Doktor, sözcük anlamıyla üniversitede eğitmenlik vasfına sahip olan kişiye deniyor. Yani tarih doktoru olabilirsiniz, hukuk doktoru olabilirsiniz ve elbette tabii ki bugün sıkça anacağımız karşılığıyla...
Tıp doktoru olabilirsiniz. Doktor da Latince'den geliyor kökeni, yani bilim. O da hoca, eğitmen, öğretmen sözcüğünü kök olarak alıyor. Tıp ne peki? O da Arapça bir tabir.
Hekimlik, bilimi ve mesleği anlamına geliyor. Türk Dil Kurumu şöyle açıklamış. Hastalıkları iyileştirmek, hafifletmek veya önlemek amacıyla başvurulan teknik ve bilimsel çalışmaların tümü tababet, yani tabiplik. Bir de yine zaman kalırsa mutlaka değinmek istediğim konulardan biri, longevity. Longevity diyenler de var ama longevity olmalı sanıyorum.
Henüz böyle tanımı net değil. Ne anlama geliyor? Herkes başka bir şey anlıyor. Herkes başka bir şeyi kastederek kullanıyor ama özünde uzun ömür, yani ömrü uzatma çabası. bahsediyoruz ama nasıl bir ömür yani evet istatistiksel olarak yaşlarımız uzuyor eminim hocamızın mezun olduğu fakülteden dönemdeki ortalama yaşam süremizde şimdiki arasında epey fark vardır ama sağlıklı yaşadığımız süre ne yazık ki uzamıyor işte bunlardan bahsedeceğiz kıymetli konumda dolayısıyla fazla da vakit kaybetmeden hemen kendisine dönmek istiyorum hocam tekrar hoş geldiniz izleyicilerimiz dinleyicilerimiz merak ediyor olabilir en baştan Sözcükleri yerine oturttuk.
Sizi de yerli yerine oturtalım. Kimsiniz? Ne yapıyorsunuz? Bize kısaca anlatırsanız sohbetimizin geri kalanında yön verici olur. Ben Doktor Mustafa Özdoğan.
Tabii doktor kelimesini öyle tanımladınız ki... Aslında hekim Mustafa Özdoğan demek... ...çok daha kıymetli. Daha çok kendimi bir doktor olmaktan ziyade hekim olmak olarak tanımlamak... ...bana göre daha iyi.
Çünkü hekimlik de... ...hakimlik dediniz. Bilgelik, bir bilmi taşımaktan bahsettiniz. Ama bir şey eksik kaldı. Sanat.
Sanat? Sanat. Aslında hekim aynı zamanda bir sanatçıdır. Doğru tahmin ediyorum. İletişim sanatçısı mı mesela?
Çünkü insanın bedenine dokunma ve aynı anda ruhuna dokunma bir sanatsal eylemdir. Çünkü bu kolay öğrenilen bir şey de değildir. Bunu gerçekten bir miktar hissetmeniz, tıpkı sanatçı gibi hissetmeniz. ...algılamanız ve bir de aktarmanız gerekir. Sanatçı da yaptığı eserinde bir şey algılatır aslında.
Bizlerde işte o eksik olan kısım bence o. Yani mutlaka hekimlik, aynı zamanda bilginizi, becerinizi... ...ve bunun üstüne insana dokunma, iletişim. Hem ruhuna hem bedenine dokunuyorsunuz aynı anda. Çünkü duruşunuzla, ifadenizle, beden dilinizle, sesinizle, elinizin temasıyla...
İşte bunları ortadan çıkardığınız an gerçekten doktorluk kalıyor. Mekanikleşiyor bir yandan. Üstünde durmak istediğim konu, çünkü nasıl diyeyim? Şimdi bugün sizden önce de bir benzer bir toplantıda böyle bir grup meslek uzmanıyla farklı farklı mesleklerden konuşuyordum da. Anladığım kadarıyla önümüzdeki dönemde bu teknolojinin gelişimi ve araçların yaygınlaşmasıyla birlikte uzman insanlara kalan en önemli yetenek insani ilişkiler olacak.
Geri kalan her şeyi zaten teknoloji, yazılım ya da donanımla halledecek bu konulara geleceğiz. Ama öncesinde şöyle kendinizi anlatma, tanıtma konusunda içiniz rahat mı? Birkaç cümle daha söyleyeyim isterseniz. Ben hem iç hastalıkları uzmanı ve üstüne de tıbbi onkoloji ihtisası yapmış ve tıbbi onkolo. Tıbbi onkolo kanser tedavisiyle uğraşır.
Ancak ne var ki? Kanser tedavisiyle uğraşmak aldığınız eğitimler... ...sağlıklı yaşam ve sağlıklı kalabilme ve risk yönetimi konusunda yeterli değildir. Çünkü odağınız kanser tedavisi üzerinedir. Yaklaşık son on yılda bir eksiği gördüm.
Yani kendimdeki eksiği görerek bir son on yılda da sağlıklı yaşam nedir? Nasıl sağlıklı kalınır? Çünkü buradan kendi alanıma geleceğim. Asıl hikaye kanserden nasıl korunulur? Değil mi?
İşte neredeyse son on yılda ben ve ekibim çok yoğun bir şekilde sağlığı anlamaya sağlıklı nasıl kalınırım? ...o cevaplarını bulmaya çalıştık. Ve bugün kendimi bir tıbbi onkolog olarak, aynı zamanda da... ...bir sağlığı anlayan doktor olarak iyi hissediyorum, hekim olarak iyi hissediyorum. Ne güzel.
Cehaletime verin, tıbbi onkolog dediniz, tıbbi olmayan onkolog da mı var? Niye o vurgu, niye? Medikal dengeli, aslında bu İngilizce'den bir çeviridir. İngilizce, medikal onkoloji. Yani, onkolojik kısmı ve cerrahi onkolojisi var.
Örneğin, radyasyon onkolojisi var. Yani radyoterapi ile tedavi eden, kanser tedavi eden hekimlere radyasyon onkolojisi denir. Cerrahi yöntemlerle kanseri tedavi eden doktorlara cerrahi onkolojisi denir. ...tıbbi yöntemlerle yani medikal veya işte ilaçla tedavi eden hekimlere de tıbbi yonkuluk denir. Aradaki farkı var.
Tamam şimdi oturdu. Eminim benim gibi bilmeyen çok vardı. Peki o zaman şimdi tam bıraktığınız yerde bir konuyu netleştirelim hazır sizi bulmuşken. Sağlık böyle çok sık duyduğumuz, cümle içinde çok kullandığımız, çok arayışına, derdine düştüğümüz bir şey de, ne derken neyi kastediyoruz tam değişebiliyor. Yani şöyle, yakın zamana kadar sağlık sektöründen ve çalışanlarından ve uzmanlarından beklediğimiz hastalandığımız da bize şifa vermeleriydi.
Şimdi sizin tam bahsettiğiniz gibi hastalanmamayı bekliyoruz. Acaba bu yeterli bir tanımı? Bugün sağlık dediğimizde ne anlıyoruz ve ne anlamamız gerekir? Ne vaat ediyor bugünün sağlığı bize? Aslında bugünün sağlığına bakıldığında tedavi tabii ki her zaman gibi.
Hastalığı saptamak ve tedavi etmek vaat ettiklerin temel şeylerden birisi bu. Ama biz yıllar içinde gördük ki, öğrendik ki, biz hastalıkların büyük çoğunluğunu önleyebiliriz. Örneğin kalptoman hastalığı. Yine beraberinde diyabet, obezde ve alzheimer demans ve kanser temel ölüm nedenlerine saygı aslında. Bunların hemen çoğuna baktığınızda hepsi de ortak nedenlerden besleniyor.
Nedir bu ortak nedenler? Sigara eskiden sigaranın diyabet yaptığını bilmiyorduk ama bugün biliyoruz. Sigara hep kalptamar hastalığı riskini artırırken, hem beraberinde kanser riskini artırıyor. Aynı şekilde alzheimer demans riskini artırıyor. Aynı şekilde diabet riskini artırıyor.
Obeste örneğin toplum çok yoğun bir şekilde kimyasallardan konuşmayı çok sever. İşte gıdalardaki kimyasalar, çevresel kimyasalar. Ama bugün dünyanın en büyük problemlerinden birisi olan obeste ki çocuklarda neredeyse overweight dediğimiz aşırı kiloyu obeste yüzde yirmileri buldu. İlişkinlerde bu yüzde otuzlarda ve Amerikan toplumuna gittiğinizde bu yüzde ellilerde. Bu inanılmaz bir rakam.
Obeste'yi sanki zannediyoruz ki bir fiziksel görünümmüş gibi. Oysa 2003 yılında Dünya Sağlık Örgütü, obeste'yi bir hastalık olarak tanımladı. Nereye geleceğim? Biz overweight ve obez olarak yani aşırı kilo ve obez olarak içimizde kimyasal üreten bir fabrika kuruyoruz. Dışarıdaki kimyasallarla uğraşırken içimizdeki kimyasal oluşan kimyasalı algılayamıyoruz.
Ve baktığınızda hareketsiz yaşam, sigara, obezli, aşırı stres, yeterince uyumama. Ve bunlar aslında bu saydığım çok temel ölüme neden olacak hastalıkların veya hani erken ölüm demek daha doğru olur. Erken ölüme neden olacak durumların bir faktörü, belirleyicisi. İşte burada zaman içinde tıp şunu vermeye başladı. Bunları tanıdıkça artık bunlarla da mücadele etmeye başladı.
Saydığınız sebepler işte aklımda kaldığı kadarıyla sigara, düzensiz yaşam, uyku, bozukluğu, kötü beslenme falan filan. Ama bunlar aslında insanın hep böyle sizin huzurunuza gelmeden önce yürütmesi gereken süreçler değil mi? Çok doğru. Çok doğru. İşte biz de kolları sıvadık.
Hani dediniz ya, tıp ne veriyor? İşte biz bunları da vermeye, bunların da sorumluluğunu almaya başladık. Hani konuşmanın başında neredeyse son on yılımı bu alanı tanımakla geçirdim. Çünkü gerçekten obeste ve obestenin mekanizmalarını, yine bu genel hastalıkların oluş mekanizmalarını... ...ve sağlıklı yaşam ve sağlıklı yaşamdan sağlıksa doğru geçiş sürecini iyi kavramaz isek...
...ki burada risk analizi karşımıza çıkıyor. Bu risk analizini iyi algılamaz isek, doğru dillerle toplumu anlatamayız. Evet. Ve bunu başaramadığımız anda aslında sadece hastalanmayı bekleyen, hastalansın ve tedavi edeyim diyen ve bu hizmeti veren bir tıp uygulaması haline geliriz. Yani şöyle bir eksojen obez olarak sizi bir obez hastası olarak sizi dinliyorum.
Altmış kilo vermiş biri olarak ve hani şeyi çok önemli tabii. Hani bu işin. Fiziki kısmı var, psikolojik kısmı var. Çok çok yönlü bir şey yani. Mesela Obesity bile tek başına bence bir tabii ki yani çok çok parçalı.
Siz konuşurken aklıma geldi. Latin Amerika ülkelerinden birinde, Güney Amerika ülkelerinden hangisi olduğunu unuttum. Mecliste bir referandum gündeme gelmişti ve temel argümanı şuydu. Diyor ki... Sağlık bütçemizin çok hatırı sayılır bir kısmını ömrünün son 18 ayındaki yaşlı hastaların hayatta kalmasına yönelik tedavi süreçlerinde harcıyoruz.
Bu mantıklı bir şey mi? Hani nasıl olsa ölecekler 18 ayda ve bir milletvekili söz alıp şey demişti. Aynı kararı, aynı soğukkanlılıkla anne ya da babanız için verebilir misiniz demişti. İşler değişmişti. Yani bu bir atominem örneği olarak vermedim ama sağlığı bozulmadan önce korumak, bozulduktan sonra düzeltmekten çok daha kolay ve düşük maliyetli anladığım kadarıyla.
Bugün dünyada sağlık harcamaları, özellikle poliklinik hizmetlerinde harcanan rakamların %70'ini azaltılabilir olduğu Ortadan kaldırılabilir olduğunu. Ne şartla? Demin bahsettiğiniz konulara dikkat etme şartıyla. Şimdi, sağlık meselesi... Ben gazeteciyim.
Otuz ikinci seneme gidiyorum, yanlış hatırlamıyorsun. Gazetelerin tiraj kaynağı, bir numaralı tiraj kaynağı sağlık haberleridir. Sağlık yazı dizileri. Bunlar da hiç değişmez. İşte erken boşalma, diabet, efendim tansiyonu nasıl gideririz falan filan hep budur yani.
Hiç değişmez. Aynı bu. İşte Ramazan aylarındaki iftar-sahur soruları gibi. Neyse. Sağlık, çocukluğumdan bu yana en çok duyduğum, hakkında böyle en çok bir şeyler dinlediğim, en fazla uzmana sahip alanlardan biri sosyal medya ile birlikte.
Bu artık böyle zirve yaptı. Siz de fazlasıyla maruz kalıyorsunuzdur. Nasıl görüyorsunuz bunu? Yani bunu bir rol çalma gibi mi görüyorsunuz? Yoksa ortak bir amaca hizmet eden, kollektif bir faaliyet mi?
Yani o kadar fazla şey duyuyorum ki ve birbiriyle bazen o kadar zıt yansımalara sahip ki. Yolumuzu nasıl bulacağız burada sıradan hasta adayları olarak? Sağlıkla ilgili ya da sağlıklı kalma beklentisi insanların arttığı. Bunun artmasının temel nedenlerinden birisi, neredeyse 100 yılı aşkın zamandır... ...biz sağlıksızlıkla nasıl mücadele edeceğimizi öğrenmeye başladık.
Örneğin 1900'lerin başında işte çocuk ölümleri çok fazlayken... ...antiseptiklerin bulunması, bunların işte kimyasaların doğru yönetilmeye başlanmasıyla... ...çocuk ölümlerini azalttık. Koroneristentlerin gelişmesi... Aşıların bulunması artık ölüm sayılarında azalmaya neden oldu.
1970'lerde baktığımızda neredeyse Türk toplumu için 50'li yaşlar normaldi. 50-55 civarıydı ortalama yaşam süresi. Bugün geldiğimizde artık 75 ve 80'i konuşuyoruz. Tahmin ediyorum önümüzdeki 20-30 yılda bu minimum 5 yıl daha üstüne koyacak. Türk toplumu için bile beklenen yaşam süresi 80'nin üstünde olacak.
Özellikle pandemi bir de sağlık konusunda çok önemli bir farkındalık yarattı. Bütün dünyaya bir dur ve kendini sorgula dedirtti. Gerçekten yaşamın anlamı nedir? Yaşamı anlamlandıran şey nedir? Bunların hepsine sorgular olduk.
İşte tabi pandemiden sonra bunun çok daha fazla arttığını görüyoruz. Peki insanlar sağlıklı kalmak ve daha uzun yaşamak isterken... Bu, tüm dünyada ticari bir sektör olabileceği durumunu da yarattı. Bugün, belki birazdan siz de gireceksiniz. Çünkü konuyla doğrudan bağlantılı olduğu için longevity.
Daha uzun yaşama arzusu çok tetiklendi. Çünkü insanlar ölümle karşı karşıya kalınca... Daha uzun yaşamak, sağlıklı kalmak için para harcaması gerektiği algısı yaratıldı. Çünkü bu aynı zamanda bir sektöre de dönüştü. Peki wellness sektöründen bahsedelim birazcık.
Rakamın ne kadar olduğunu düşünürsünüz? Bu konu içinde olmayan biri olarak bir örnek vereyim size. Tüm dünyanın kanser ilaç harcaması yaklaşık 300 milyar dolar. Global kanser ilaç harcaması 300 milyar dolar. Bana bir wellness sektörü ile ilgili bir rakam atın.
Wellness sektörü dediğimizde ne oluyor? Teknoloji de var. Komplementer terapiler var. Fito terapiler var. Destek ürünleri var.
Kolejan var. Bu havuzun içine, vitamine, her şeyi atın. Longevity'nin içine, yatırımlar, bir takım merkezler. Longevity merkezleri. Koyun bunları.
Wellness merkezlerine koyun ve bir rakam söyleyin bana. Çok zorluyum. Bitiriliyor. Altı trilyon. Altı mı?
Altı trilyon dolar. Bakın, çılgın değil mi? Gerçekten öyle. Yani kanser harcaması ile karşılaştırınca... Peki, bunu azaltalım.
Bunu azaltalım. Saplementlere gelelim. Yani destek, vitaminler ve bilgisayar ürünler. İki yüz elli milyar dolar. Kendinizi zorlamayın.
Bakın şimdi bir grubun örneğin kanser tedaviler için söylenen çok olumsuz şeyler var. İşte ilaç firmaları kanser tedaviler için dayatıyorlar. İşte size lüzumsuz tedaviler veriyorlar. İşte oysa şu yöntemlerle iyileşebilirsiniz diyen insanların söylemleri nasıl aslında çürütülebiliyor? Basitçe rakamları bildiğiniz an değil mi?
Gerçekten öyle. ...fitoterapi ürünleri ve vitamin ürünlerini koyduğunuza 200 milyar doların üzerinde. Çok ilginç. Teknik olarak aslında garanti ettikleri bir vaat de yok. Tabii ki.
Çok enteresan. Yani bir ömür alıp hiçbir şey, hiçbir fayda göremeyebilirsiniz. Hani bir derdinizle derman olmayabilir ama işin psikolojisi demek ki büyük bir faktör. Bugün Silikon Vadisi oturdu, kolları sıvadı ve bu sektöre çalışıyor. Evet, kesinlikle.
Çünkü bu sektör inanılmaz da oldu. Çünkü bir de insanlara biz yanlış soru sordurtuyoruz. Benim en önemli mücadelem örneğin check-up'lardan konuşalım birazcık. Check-up'ta hastanelere ne sorduruyor sizce? Gidiyorsunuz, bir takım testler yaptırıyorsunuz.
Size sordurulan soru şu. Bende bir hastalık var mı? Ama sizin sormanız gereken soru o değil ki. Bugün özellikle özel hastanelere gelen check-up profiline baktığımda, 25 ile 50 yaş arası beyaz yakalı dediğimiz insanlar. Çünkü neden?
Sigortaları ödüyor ve kaçırmak istemiyorlar. Sigortaların onlara sunduğu ödemeyi bir hizmete dönüştürmek istiyorlar. Bu insanlara soruyorum. Ne merak ediyorsunuz? Bende bir hastalık var mı?
Evet, hastanede bunu sordurmak istiyor. O da ne bulmak istiyor? Tedavi edecek bir şey bulmak istiyor. Doğru değil mi? Doğru soru ne?
Ölüm, doğum en iyi sağlık hali. Ölümse geri dönüşsüz en kötü sağlık hali değil mi? Sonuçta biz burada yolculuk yapmıyor muyuz? Aslında bilmemiz gereken şey nedir? Biz ne kadar tıbbın belirlediği, o tanımladığı kan tahillerinin, benzeri şeylerin, siz iyisiniz dediği noktada...
Aslında biz doğuma göre en iyi sağlık halinden, en olumsuz sağlık haline doğru bir yolculuk yapıyoruz. Mutlak ve mutlak bir yerde bir sağlıksızlık belirtilerimiz var. Bir sağlıksız süreci yaşıyoruz, doğru değil mi? Tabii. İşte tam bu noktada...
Ben ne kadar sağlıklıyım veya ben ne kadar sağlıksızım? Sağlıksızlığa giden yolculukta ben nerelerde hatalar yapıyorum? Bunların izleri maalesef kantahallerinde çıkmayabiliyor. Örneğin gece uykusuzluğunuz kantahallinize yansımayacak. İş yeri memnuniyetsizliği.
Uluslararası tanımında da Workplace Satisfaction. İş yerindeki memnuniyetiniz. Ortalama yaşam süresini kısaltan önemli bir faktör olduğunu biliyor musunuz? Peki, Life Satisfaction. Kırılımlarına bakalım.
Yani yaşam memnuniyeti. Yaşam memnuniyetinin kırılımları aslında birkaç tane faktör değil mi? Sosyal memnuniyet. Sosyalliğinizdeki memnuniyet. Aile memnuniyetiniz.
Marriage Satisfaction değil mi? Evliliğinizdeki memnuniyet. Ve iş yeri memnuniyet. Bakın üç tanesi ne kadar belirleyici. Çok özel bir şey söyleyeyim.
Oturduk biz hani on yıl çalıştık dedim ya. Bu çalıştığımız sürece gerçekten sağlığı ve uzun yaşam ya da uzun yaşam demeyelim... ...erken ölümü önleyen faktörlerin bilimsel karşılıklarına baktık. Eğer erkek evliliğinde mutsuzsa ortalama altı ya da yedi yıl daha az yaşıyor. Ama kadın bundan çok etkilenmiyor.
Eğer boşanırsa, 6 ya da 7 yıl daha az yaşıyor. Çünkü boşanmadan sonra hayatını erkek yeterince yönetemiyor. Ama kadının adaptasyon becerisi çok iyi. Bakın, cinsel arasında da ne kadar önemli değil mi? Peki, check-up'ta hangi formül bunları analiz ediyor?
Bir kan tahlili bunu söylüyor mu? Yaşamın içinde gördüğünüz gibi. O kadar çok faktör var ki gerçek sormamız gereken soru şu aslında. En iyi sağlık halinden en kötü sağlıksız hale giderken benim izlerim izlerimde ne var? Siz biz yakalamışsınız.
O beste evet güzel de hani gidip. Randevu alırken bu soruyu mu soracağız resepsiyon görevlisini? Tabii ki. Öyle mi? Lütfen doktorumuzu şaşırtın.
Niçin şaşırtmayı denemiyorsunuz? Yok yani, onun bize verebileceği bir cevap var mı acaba? Yoksa önündeki klasik check-up seçenek listesine mi bakıyor diye? Hani burada biraz hekime de iş düşüyor değil mi? İşte tamam.
Burada risk analizi. Bütün dünyanın aslında şu an kafa yorduğu şey bu. Değil mi? Bir risk analizi. Tabii.
Yine biraz daha derinleştirelim isterseniz. Soy ağacı. Bakıyorum, bir birey geliyor bana karşıma, soy ağacını çıkarıyorum. Bir grupta çok belirgin Alzheimer demans riski var. Bir grupta diabet ve kalp krizinden ölüm riski var.
Ailede birçok kişi kalp krizi ve diabet bu süreçten yaşamını kaybetmiş. Bir aile grubuna bakıyorum. Çok belirgin bir kanser izi var. Bu gelecek için çok önemli bir gösterge değil mi? Çok temel bir genetik yapıdan bahsediyor aslında.
Ve basit bir şeyden bahsediyorum, hiç kompleks bir şeyden değil. Peki bunun üstüne yaşamsal faktörlerinizi koyun. Bu bireyin ailesinde yoğun bir kanser ölüm riski var. Bunun üstüne sigara koyun. Obeste koyun.
Bunlar kanserin sevdiği davranışlar değil mi? Sedanter yaşam koyun. Alkol koyun. Ve yine bazı aşçılarını yaptırmadığını düşünün. Örneğin HPV aşçısı.
Bugün sadece kadınlar için rahim ağzı kanseri değil ki. Erkeklerde baş boyun kanseri yine genital kanserler anüs kanseri dediğimiz özellikle makatın son bölümünün kanseri giderek artıyor. İngiltere'nin en büyük problemlerinden birisi erkeklerin baş boyun kanserlerinde belirgin artışları çok ilginç. Dünyadaki bütün kanserleri düşündüğünüzde %20 oranda enfeksiyon riski var. Bakın hepsini üst üste koyduğunuzda soy ağacına baktınız, soy ağacında bir eğiliminiz var değil mi?
Bu eğilimin üstüne koyduğunuz faktörler sizin gelecekteki durumunuzu belirlemiyor mu? Bu bir risk analizinin başlangıcı değil mi ilk adım? Peki hocam, şimdi deminki konuya buradan tam girmek istiyorum. Yani söylediğiniz her şey son derece mantıklı, son derece makul, son derece mümkün. Ve bir kısmı çok uzun zamandır duyduğum şeyler, bir kısmı yeni.
Belki, bilmiyorum, kendi hayatınızda da gözlemliyorsunuzdur ama hastalarınızda, başvuranlarda mutlaka gözlemliyorsunuzdur. Bu çağ bilmeme çağı değil ya. Çok şey biliyoruz, çok şey öğrendik ama uygulayamıyoruz. Niye uygulayamıyoruz? Yani bahsettiğiniz şeyler...
Bildiğimizi zannediyoruz. Tırnak içinde atla deve de değil. Mesela sigarayı bırak. İşte düzenli uyu, düzenli ye falan. Harika bir noktaya geldiniz.
Bunlar niye olmuyor? İkna edemiyorsunuz. Bütün hikaye benim. Mağara çağına gidiyoruz. Buradan itibaren insanda değişim, beyindeki ödül değişimi aynı.
Uzun süreli risk analizini yapıp, bunun ödülüyle tatmin olacak bir beyin yapımız yok. Çünkü ödül çok yıllar içinde geliyor. Diğer ise çok paketlenmiş, güzel, tatlı bir gıdayı alıp yediğiniz an beyin hemen dopaminerjik bir sallama yapıyor ve ödüllendiriyor sizi. Beyin yapımız. Uzun su okur, rızk analizini yapacak durumda değil.
Peki, o zaman bu nasıl yapılmalı? Alışkanlıklar. Her şey aileden başlıyor aslında. Spor alışkanlığı olan bir aile ise o ailede ilişen çocuk ne oluyor? Spora yönlendiriliyor, değil mi?
Çünkü görüyor. Kitap okuyan bir aileden bir çocuk nasıl yetişiyor? Kitap okumaya. Yani tabii ki bir takım sapmalar olacaktır ama çoğunlukla o. Gördüğünüzü algılamaya başlıyorsunuz.
Yine evde hep beraber oturularak yiyen bir yemeği düşünün. Ve çoğunlukla Akdeniz diyeti diyoruz ya diyetlere de gelelim. Eğer vaktimiz kalırsa bugün dünyanın tanımlanmış en iyi diyeti Akdeniz diyeti. Evde tencere yemekleri pişiyor. Olabildiğince sebze ağırlıklı besleniyor.
Tabii ki protein yeterince tanımlanmış kadar alınıyor. Böyle bir aileden yetişen düzenle uyumayı öğrenen her sabah yatağını toplamayı öğrenen sosyalliği öğrenen bir Çocuğun yetişme şekliyle, bakın birdenbire o ne oluyor? Bir alışkanlığa dönüşüyor, değil mi? Alışkanlıklar aslında yine bir ödülü getiriyor. Örneğin, her gün spor yapmış birisi spor yaptığında beyin ona bir dopaminerjik etki oluşturuyor.
Ama bu bir alışkanlık haline gelmiş ise, gelmemiş ise yine beynin bir ödül sisteminden çıkıyor. Bu kez ne yapıyorsunuz? Orada yediniz bir çikolata değil mi? Beyniniz sizi hemen ödüllendiriyor. İşte bakın burada ödül sistemine geliyoruz.
Samimiyeti adına kişisel bir bilgi sıkıştırayım araya. Lütfen. Bugün hocam dinleyicilerimiz görmez de belki izleyicilerimiz fark eder. Bu pantolonumu giydim. Pantolonum sürekli belimden düşüp duruyor.
Kemer taktım. Kemerin deliği yetersiz. Bitti kemerin deliği. Büyük geliyor. Ben bu pantolonu aldığımda üstünden göbeğim pörtlüyordu, düğmesini zor kapatıyordum.
Şunun bana verdiği dopamini, endorfini, keyfi, zevki ve güveni dünyanın hiçbir çikolatası, hiçbir hamburgeri, hiçbir pizzası veremez. Yani bir şeyi başarabilmek insanın gördüğüm kadarıyla... Mesela 98'de ben sigarayı bıraktım. 3 pakete yakın içiyordum. İnsanın nefsine hükmedebilir hale gelmesinin verdiği keyif, güç, motivasyon, dünyada başka hiçbir şey de yok.
Çünkü mesela siz işte koca hastaneyi yönetiyorsunuz, yüz kişilik hekim ordusunu yönetiyorsunuz. İşte şöyle diyorsunuz, şöyle oluyor. Böyle diyorsunuz, böyle oluyor. Ama karşınıza bir havuç dilim baklava geliyor. Çocuğa dönüyorsunuz, ona hükmedemiyorsunuz işte.
İşte hikaye beynin ödülsüzlüğü. Bunu ancak neyle başarabilirsiniz? Alışkanlıklarla. Burada zayıflayanlara dikkat ediyor musunuz? Çünkü bunların kısa zamanda geri aldıklarını görüyorsunuz.
Çünkü eğer bunu... Obeste dediğimiz gerçekten tam bir hastalık ve gerçekten kompleks bir hastalık. Ve çok yönlü bir hastalık. Sadece hikaye zayıflama becerisi değil. Bir şekilde sizi motive eden bir neden.
Daha beğenilme arzusu. Anlık. Bu sırada evleniyorsunuz. Eğer bu davranış şekliniz birdenbire o sizi motive eden şey ortadan kalkıyor. Eğer bunu bir alışkanlık haline getirmez iseniz...
Geri alıyorsunuz. Bunun sadece basit bir hastalık ve zayıflamayla bitecek bir süreç olduğunu düşünürseniz, o baklava dilimiyle başlıyor hikaye. Derken bir börekle, çünkü geçmişte alıştığınız bir porsiyon var. O porsiyon sizi yeniden çekmeye başlıyor. Oraya sürüklenmeye başlıyorsunuz.
İşte burada mutlaka, işin mutlaka psikiyatrik tarafı var. Dürtü bozukluğu. İşin mutlaka psikoterapi kısmı var. Kesinlikle. İşin fiziksel kısmı var.
Alışkanlık var. Sosyal çevreniz. OBS olanlara bakın, sosyal çevresi yine kendine benzeyen insanlarla doludur. Birbirine oturduklarında, hadi Allah aşkına bir porsiyon daha söyleyelim. Kişisel hatıramı paylaşayım.
Sigarayı bıraktım dediğim bütün arkadaşlarım böyle elime gözüme sigara sokuyordu. Yak bir tane, nasıl olsa başlayacaksın. Çünkü ben onlara onların beceremediği, başaramadığı şeyi hatırlatıyordum belki de. Benim de başarısız olmamı istiyorlar. Sayıpladığım süreçte bir dönem 23 kilo verdim.
Yani 115 kilo civarındayım. Ve baktım ailem de kısımda kilo alıyor. Eyvah dedim ne yapıyorum. Benim motivasyonum o dönemde çocuğuma yanlış bir şey aktarmıştım ve döndüm. Kendimi onarmalıyım dedim.
Önce ben ve kendime 23 kilo verdim. Ve çok fitim o gece horlamalarımız aldı. Sabahleyin o dayak yemiş gibi uyanmalar ortadan kalktı. Hissediyorsunuz bunları. O nefes nefese kalma süreci bitti.
Çok fitim, çok iyi görünüyorum. Sürekli önüme şeyler geliyor. Böyle çok güzel. En sevdiğim bu dağlardan yapılan bir tepsi börek ya yesene Allah aşkına. Toplum birdenbire sizin.
Bu iyilik halinize bir refleks geliştiriyor. Aslında çevrenizi de size benzer insanlardan oluşturuyorsunuz. Aynen öyle. Filmin ikinci yarısında... Zayıfladınız, ilk yarı bu.
İşte ikinci yarıda buradaki mücadeleyi başarmanız gerekiyor. Önünüze gelen baklava dilimlerine... Çünkü yıllarca alışmışsınız. Beyin diyor ki, ye bir şey olmaz. Çünkü o an dopamini istiyor.
Bir kereyle başlıyor, derken iki, üç, dört. Çok gözlemliyorum. Peki hocam, şimdi bu noktaya kadar konuştuklarımızı bir toparlayacak olursak. Sağlığın değişen kavramından artık sadece hastalığımıza şifa değil, hasta olmama, sağlıklı esenlik haline mümkün olduğunca uzatma isteğimizden bahsettik. Çok şeyi bilmemize rağmen neden uygulayamadığımızdan bahsettik.
Ve aslında pek çok hastalığın kendi temel gerekçelerinin ötesinde. çok daha geniş bir çeperden beslendiğini ve çok daha geniş bir çeperi domino etkisiyle tetiklediğinden bahsettik. Bütün bunlara rağmen, üstelik ömrümüzün de uzamış olmasına rağmen hatırı sayılır bir miktarda, işte 50'lerden 80'lere gelmişken hala yetmez diyoruz ve longevity derdindeyiz, daha uzun yaşamak istiyoruz. Bir yandan sürekli şikayet ediyoruz yaşamdan, bir yandan daha uzun yaşamak istiyoruz. Şimdi nedir bu longevity?
Buradaki vaat nedir, beklenti nedir ve bunun altın oranı nedir? Aslında tabii ki hayvan çalışmaları ile başladı. Örneğin telomer uzatma çabaları, ölümsüzlük hedefi. Yani nücrelerin kendini yenilebilme potansiyeli. Evet, kendilerinin yenileme becerisi farelerde elde edildi.
Ama insanlar da bununla uygulanamayacağı görüldü ve raflara konulmaya başlandı. Genetik sebebinden mi? Longevity dediğimiz şey... Uzun yaşamdan bahsediyoruz. Oysa bilimi yorumlayan özümseyen ve doktorların üstüne hekim olan insanlar bunu hedeflemezler.
İnsanları daha uzun yaşatmak bizim şu an hedefimiz değil. Yani yüz yirmin üzerine yüz elli iki yüz bu bizim hedefimiz değil. Bizim hedefimiz nedir? Bilim tabanlı hedefimiz beklenen yaşam süresini olabildiğince yakalamasını... Ama sağlıklı yakalanmasını, kaliteli bir yaşamla yaşanabilir, manalandırılabilir bir hayatla yaşamasını hedeflemek.
Biz bunun peşindeyiz. Dolayısıyla bizim için lonceviti bir satış stratejistir. Bir pazarlama sorunları mıdır? Bugün işte rakamlar olarak da koydum. Bugün longevity'yi sadece kendi başına düşünecek olursak, buradaki satı stratejisi de neredeyse 1 trilyon dolara yakındır.
Wellness stratejisine geldiğimizde bu 6 trilyon dolar dedik. Bakın rakamlar ne kadar göz kamaştırıcı değil mi? Brian Jensen örneği ne yapıyor? Yaklaşık 100'ün üzerinde her gün takviye alıyor. Her gün ölçümler yapıyor.
Aslında laboratuvarda yaşayan bir fare modeli koyuyor. Farkında mısınız? Yani en eşittir bir deneyi yapıyor. Aynen öyle. Ve bunun diğer insanlarda ne olacağını, kaçına ölüm getireceğini bilmiyoruz.
Bir satıstratesi oluşturuyor aslında. Çok böyle skor odaklı bir arayış değil mi bu? Yani nitelik... Yok yani şey nicelik... Tam da konuşmamız gereken şey bu.
Yani yaşam dediğim... Hani ben diyelim ki 150 yıl yaşayacağım ama 80 yaşından sonrası bir sürü ders sıkıntıyla veya bağımlılıkla geçecek ona buna... ...işte yazılma donanımı, ilaca çok anlamlı değil. Öte yandan hani 150 yıl yaşayacağım da bir kıymet yaratacağım mı? Hani benim 150 yıl hayatta kalmamın insanlığa bir hayrı olacak mı?
Aileme, çevreme, topluma. Onların hepsi tabii böyle farklı kavramlar ama işte bu ölümün bilinmezliği en büyük korkumuz halini getiriyor. Ondan bizi uzaklaştıracak her şey bize de cazip görünüyor hiçbir vaat taşımamasına rağmen. Ama siz doğru mu anladım? Diyorsunuz ki bu aslında kulağa hoş gelen bir...
Bu bir stratejisi diyorum. Bir garantisi de yok galiba. Tabii ki garantisi yok. Burada çok temel bir şey var. İnsanlar çalışıyorlar, kazanıyorlar ve bu süreçte bilinen bir denklemin sonunda...
...sağlıklarında bir takım eksikler, zayıflıklar oluyor. Daha sonra bunun parayla satın alabileceğimizi düşünüyoruz. Çok önemli bir yanılgıya düşüyoruz. Ve bunu gerçekten ödeyip satın almak istiyoruz. Ama bazı durumlarda böyle değil mi?
Tam da bunun karşısında satı stratejileri giderek büyüyor. Aslında o kaybettiğimiz ya da kaybetmeye doğru gittiğimiz sağlığı geri almanın yolları yine çok basitten geçiyor. Yürümeye başlamanız gerekiyor, egzersiz yapmalısınız. Baya sözcük anlamıydı. Evet.
Yürümek. Evet, yürümek. Bugün sağlığı alabileceğiniz en önemli şey bu. İlginç. Aslında bir ücreti de yok.
Uykunuza biraz daha önem vermelisiniz. Devam edeyim mi? Edeyim lütfen. Çok basit. Sebze ağırlıklı beslenmelisiniz.
Bakın her yerde satın alabileceğiniz şeyden bahsediyorum. Biraz daha meyve, sebze ağırlıklı olmalısınız. Abartılı satın alacağınız şeyler burada da yok. Takviye. Hayır.
Eğer vitamin düzeyleriniz normalse özel bir eminim probleminiz yoksa B12 takviyesine ihtiyacınız yok. Hatta 2000'lerin başına kadar vitamin pazarı çok güçlüydü. 2000'den sonra bir bu pazarı yer değiştirdi, yön değiştirdi. Suplementlere gitti. Destek ürünlerine gitti.
Vitaminler birdenbire fitoterapi ürünleri, birtakım destek ürünleri, gıda takviyeleri bunlara döndü. Neden? Çünkü 2000'lerin başında yapılan çok sayıda çalışma. Aşırı vitamin kullanımı kanserle ilişkisini ortaya koydu. Bilim bunu ortaya koyunca birdenbire olay farklı bir boyuta doğru kaydı.
Gördüğünüz gibi aslında aşırı vitamin kullanmanın da bir manası yok. Evet, D vitamini güneşten alamıyoruz. Yeterli D vitamini yapamıyoruz. Düşükse kullanacağız. B12'ye binmiyorsa kullanacağız.
Ama bunun dışında çoklu vitamin alalım. Hayır, bakın gördüğünüz gibi yine paradan uzaklaştık. Evet, evet. Sigara bugün tüm kanserlerin neredeyse üçte bir nedeni sigara ve kansere bağlı ölümlerin neredeyse yarı nedeni. Sigaradan bahsediyoruz.
Bugün sadece sigarayı kaldırmamız kansere bağlı ölümlerin yarıya yakınını ortadan kaldırıyor. Şekerin de bu müthiş. Şeker burada bir yanlış algı var. Hemen doğru bilinen bir yanlışlara gidelim. Belki bir noktada.
Bugün şekerin doğrudan kanser yapması gibi bir durum söz konusu değil. Çünkü bunu dediğinizde örneğin bir on kocasız kanser tedavi görmekte olan bir hasta canı sütlaç istiyor, yiyemiyor. Çünkü onun gidip kanser ücresini besleyeceğini ve kendine zarar vereceğini düşünüyor. Düşünsenize, bu tedavi bazen yıllarca sürebiliyor. Yıllarca işte sütlaçtan ya da ne bileyim, bir miktar işte sizin söylediğiniz gibi havuç diliminden uzak kalmanın onda oluşturduğu stresi düşünsenize.
Burada hikaye şu. Eğer aşırı kalorili beslenirseniz bu şekerli olur. Diğer karbonhidrat çeşitleri olur ve kilo alırsanız o zaman problem var. İşte kanseri yatkınınız burada. Benim kanserden iyileşmiş bir hastamı ben kilodan korumaya çalışıyorum.
Obeste'den korumaya çalışıyorum. Çünkü biliyorum ki eğer obez olursa hastalığının yükse ihtimali artıyor. Obez olursa kabaca oruç kanserle doğrudan ilişkisi var ve bu kanserlerin riski de artıyor. İşte burada şekerle ilgili söylememiz bu olmamalı. Ama son yüzyıla baktığımızda dünyada inanılmaz bir şeker kullanımında artış var.
Tıpkı sigaranın çizdiği eğri gibi sigaranın artışıyla akşer kanseri nasıl paralel bir çizgi çizdiyse diyabetle dünyadaki şeker kullanımı da paralel bir çizgi çiziyor. Ne zaman şeker konusunda daha doğrusu abartılık kalori konusunda farkındalık oldu, bu düşmeye başladı. Şekeri bir tat verme aracı olarak düşünürsek, o tatlandırıcı pazarı... Bütün gıdaların içinde. Her şeyden elde edilmeye çalışılır hale geldi.
Tam bu noktadan tabii ki çok sık adını andığınız kanseri gelmek istiyorum ama... ...bir geri dönüp şeyi de kayıtlarımıza geçirelim bilmediği, yani tam emin olamadığım için soruyorum. Sigara bu kadar önemli bir kanserde faktör. Kesinlikle. Bu yeni nesil işte sulu, kuru, bilmem neli o sigaralar da öyle mi?
Daha farklı yan etkileri çıktı. Akciğer tahribatı, ağır akciğer toksiteleri. Ama çok daha önemli bir problem ortaya çıktı. Aslında 2000'lerin başında sigaranın beli kırılmıştı. Evet.
1990'larda büyük sigara şirketleri Amerika'da açılan davaları kaybetmeye başladı. Evet, gayet çok büyük tazminatlar ödemeye başladılar ve sigara karşıtı ciddi bir kamu tepkisiyle karşı karşıya kaldılar. Çünkü bütün sakladıkları gerçekler aslında 1950'lerde bilinen bütün gerçekler ortaya dökülmüştü. Tam bu noktada sigarayı bırakma vaadiyle... İşte söylediğiniz elektronik sigaralar ya da elektronik bir takım aletler bunların yerini alacağı sigara kullanımı azaltacağı iddia edildi.
Tavşan atleti bilir misiniz? Tavşan atlet, maraton koşucularının hemen yanında koşan gerçek atlet olmayan, onu motive eden, onun performansını artıran koşuculara tavşan atlet denir. İşte tam burada tavşan atleti keşfettik. Ve hiçbir zaman bu sigaralar vadedildiği gibi olmadı. Sigara paket sayısını arttırdı.
Gençlerin sigarayla buluşma yaşını azalttı. Gençlerin bu eğilimlerini arttırdı. Hatta doğrudan nikotin içeren elektronik formlar çıkarıldı. İsmini söylemeyeceğim. Çok sayıda ve bunlar birdenbire bir patlama yarattı ve o hani beli kırılan sigara tüketiminin.
Birdenbire yeniden işte biliyorsunuz filmlerde kullanımı yasaklandı. Reklamı yasaklandı. Ne kadar aslında global bir önlem alınmıştı. Bu global önlemlerin hepsi. Elektronik sigarayla adeta yerine biledir.
Evet, sahiden gözümüzden kaçan ayrıntılardan biri de o. Yani oradaki birçok düzenlemeyi boşa çıkardı. Başka bir kategori olarak şunu netleştirmek istiyorum. Buradaki bu hani bütün bahsettiğimiz musibetlerin kökeninde. Tütün ve nikotin mi var?
Yoksa o sigaranın yanma halindeki karbonmonoksit mi? Hepsi. Nikotin bağımlılığı tetikliyor. Yine tabii ki o yanlarına bakıldığı da nikotinin doğrudan etkisinin biraz daha az. Ama bağımlık etkisiyle bunların hepsine ihtiyaç duyulması zaten büyük bir felaket oluşuyor.
Peki hocam, şimdi çok andık kanser. Sanıyorum hani böyle kuşaklardan, tarihten bağımsız olarak insanlığın en ürktüğü hastalık ama her geçen gün biraz daha fazla duyuyoruz ve her geçen gün birçok türüyle ilgili birçok umut veren gelişmeye de şahit oluyoruz. Deniyor ki eskisi kadar korkutucu, ölümcül, amansız, dermansız, ölümcül bir hastalık değil ama yine de insanın Herhalde en büyük korkularından biri hastalık zinciri içerisinde. Siz bu konuda özel bir oluşum içerisindesiniz. Onu yönetiyorsunuz.
Türkiye'de hatta eminim dünyadan pek çok hastanız oluyor. Çok vakayla karşılaşıyorsunuz. Bize bir anlatır mısınız? Bu kanser dediğimiz şey nedir? Niye oluyor?
Gerçekten artıyor mu? Ya da gerçekten azalıyor mu? Gerçekten daha tedavi edilebilir mi? Ne yapmalı? Ne etmeli?
Kayı'da neleri geçirelim? Öncelikle gerçekten benim İstanbul'a gelişimdeki en önemli nedenlerden birisi, 30 yıla yakın onkoloji yapan, kanser tedaviden bir doktorum. En büyük hayalim, kanser alanına özel alt gruplarda spesifi olmuş, özelleşmiş ekipler kurmaktı. Yani kanser türlerine özel. Kanser türlerine özel takımlar yaratmaktı.
Çünkü artık kanser tedavisi gerçekten çok özelleşti ve her geçen gün bilimsel gelişmeler öylesine bir noktaya geldi ki artık bir on kuluk her türlü kanseri tedavi edebilme becerisi her geçen gün zorlaşmaya başladı. Zorlaşma zorlaşma işte çok iyi örneğin bir memek kanseri onkulo bir akciğer kanseri onkulo Türkiye'de gerçekten buna yönelik bir merkez kafa yormalıydı ve buna yönelik bir ilk kuruluşundan itibaren adımlar atmalıydı. Bugün memur göztepe hastanesinde bunu yapmaya çalışmak benim için büyük bir gurur oldu. Orası tamamen onkolojiye özel. Ağırlıklı onkoloji demeliyiz.
Çünkü kanser hastası girdiğinde bir göz doktoruna da ihtiyaç var. Bir kardiyola da ihtiyaç var. Dolayısıyla bütün birimlerin işliyor olması gerekir. Bu konuda buraya gelip böyle bir organizasyonu yürüttüğüm için çok mutluyum. Kansere gelince tüm dünyanın gerçekten ihtiyacı var.
Örneğin şu sekiz hafta içinde dünyanın değişik ülkelerinden bine yakın hasta konsult ettik. Bakın nasıl bir ülkemize ait, nasıl bir talep olduğunu düşünün. Peki, kanser perspektifinde kanser bakışımıza dönelim. Neredeyse yaşımız ilerledikçe kanserde belirgin artış olmakla birlikte tedavilerde de çok önemli değişikler, çok önemli farklılıklar oluştu. Doğal olarak iyileşen insanların sayısı daha fazla.
Kanser farkındalığımızın artmasının en önemli nedenlerinden birisi bu. İyileşen insanların sayısının artması korkumuzu biraz daha azaltmaya başladı. Yaşımız daha uzun yaşıyoruz dedik ya, hani 1970'lerde 50'li yaşlardayken şu an artık 80'leri hedefliyoruz. Hatta daha ötesine. Peki yaşlandıkça ne oluyor?
Genlerimiz yoruluyor. Tamir genlerimizde bozulmalar oluyor. O yaşam süresince çevresel faktörlere aşırı maruz kalmışsak, yine sigara, yine obesti, yine sedanter yaşam, yine kötü beslenme, tamir genlerimizi bozmaya başlıyoruz. Bozduğunuz an, o her gün 30-35 milyon hücreyle yaşıyoruz. Bunlardan yaklaşık neredeyse 100 milyar hücre.
Günlük bölünüyor, çoğalıyor ki o otuz beş trilyon hücreyi besleyebilsin. O değişimi göstersin. Düşünün bunların her birinin. Neredeyse bir milyonda bir mutasyon olsa yüz bin civarı hücre değil mi? Mutasyona uğramış olacak.
Kanserleşme sürecini tetikleyecek. İşte burada her gün sağlıklı genlerimiz her gün tamir genlerimiz sağlıklıysa P elli üç dediğimiz o genomun koruyucusu gardı dediğimiz gene sigarayla bozmamışsak. O mutasyona uğrayan hücreye diyor ki, kendini yok et. Eğer bozulmuşsa, çevresel faktörler o beste sigara. Bunu söyleyemiyor.
O bu kez anormal dönüşme doğru gidiyor ve kanserleşme süreci başlıyor. Ya da diğer DNA tamirgenlerimiz. İşte yaşamın uzamasının karşımıza çıkan yansımaları bunlar. Peki, o zaman kanseri yok edecek miyiz bir gün gelip? Aslında daha uzun yaşadıkça eni sonu genlerimizde bir bozulma her zaman olacak.
Ve kanser aslında hayatımızın her zaman bir parçası olmaya devam edecek. Tıp neyi başaracak? Daha erken tanı koymayı. Toplumu daha iyi bilinçlendirip bu hastalıkla karşılaşma yaşını daha öteye edecek. Evet, tedavi becerilerimiz de bugün olduğu gibi daha kapsamlı tedavi becerilerimiz olacak ve daha iyi mücadele edeceğiz.
Ama bana göre yaşam var olduğu sürece... Nasıl Alzheimer'den az tamamen ortadan kalkmayacaksa en son olacak. Doğum olduğu gibi ölümde yaşaman bir gerçeği olacak. Dolayısıyla biz bu hastalıklarla aslında hep mücadele ediyor olacağız. Hem Türkiye'den hem Dünya'dan bu kadar hasta ağırlıyorsunuz, tedavi ediyorsunuz.
En sık gözlemlediğiniz böyle ortak yanlar ne? Mesela teşhis kronolojisi adına daha erken tespit edebiliyor musunuz? Yoksa hala çok mu geç kalıyor? Geri kalmış ülkelerden bize gelen hastalara baktığımda maalesef... Tıp biyolojiye ilk başladığım yıllar, 90'lı yıllardaki Türk insan profillerini görüyorum.
Çok ileri evredememe kanseri görüyorum. Örneğin dün gördüm. Neredeyse vücudunun her yeri beyin zarı dahil tümörle kaplıydı. Bunu artık Türkiye'de görme ihtimalimiz giderek azalıyor. Çünkü toplum öğreniyor, bilinçleniyor.
Bir de tanı yöntemlerine ulaşma becerimiz fazla. Doktorlarımız, inanın tüm dünyanın doktorların çok daha ötesinde. Daha vicdanlılar, daha bilgililer. Problemleri çözmek konusunda daha sorumlu kalır ve daha becerikliler. Toplumda bu konuda ne olursa olsun, hani sağlıkla ilgili sosyal medya olsun, gazete olsun, bazı sevimsiz haberler olsa da bu sağlıkla ilgili bilgilendirme becerisi eskiye göre daha arttı.
Doğru bilgede insanlar ulaşıyor. Yanılma her ne kadar yanıltıcı haberler olsa da. Dolayısıyla kıyasladığımda özellikle Türkiye Cumhuriyetlerinden gelen tedavi imkanları zayıf, daha geç tanık konuluyor. Enfeksiyonuz ilişkili örneğin HPV ilişkili kanserler daha fazla bu bölgelerde geri kalmış ülkelere gittiğinizde yüzde yirmi yirmi beşleri buluyor. Bu enfeksiyonuz ajanlara bağlı kanserler.
Dolayısıyla bu değişimi bu farklı çok rahat görebiliyoruz. Şöyle bir şey okumuştum. Şimdi tam cümleye dökemiyorum ama bir insan hani yeterince yaşarsa mutlaka kanser olacaktır. Yani bir insanın kanser olmama gibi bir ihtimal yok. Kimisi seksen yaşında oluyor, kimi yirmi yaşında, kimi yüz otuz beş yaşında.
Ama hani belirli bir süre mesela yanlış hatırlamıyorsam yüz kırk seneydi. Yüz kırk sene yaşayabilse iyi, mutlaka kaçınılmaz olarak olacak. Bu mukadderatsa, kaçınılmazsa hani ve bir yandan da bu kadar gelişmiş şeyler varsa ne tavsiye edersiniz? Burada... Bizim hedefimize dönelim.
İlk baştaki hedefe yaşamı uzatmaktan ziyade erken ölümü önlemek. Erken ölümü önlemek bir hastanede yaşatmaktan da bahsetmiyoruz. Sağlıklı, ayakta anlamlı bir yaşamdan bahsediyoruz. İşte tavsiyemiz buraya geliyor. Yani bir takım hastalıklarla en sonu karşılaşacağız.
Çünkü doğduk ve biz öleceğiz. Ölüme bir nedenimiz olacak. Bugün için olacaklar da belli. Alzheimer demez bir şekilde damar hastalıkları ve kanser olacak. Çünkü durduk yere gerekçesiz bir ölüm olmayacak bir.
Olabildiğince korunma yöntemleri. Aslında bütün hastalıkların ortak nedenlerini saydık biraz önce. Buradan başlayacağız. Sosyal olacağız. Çünkü sosyal olan bireylerin o erken ölüm riskinin çok da azaldığını görüyoruz.
Yaşamı uzatan faktörlere bakıldığında son altmışta yapılan bütün çalışmaları aldığınızda neredeyse işte grip aşıları, tansiyon ilaçları hepsini koymuşuz. Elimizde sosyallik geliyor. Yalnızlık çok ölümcül bir şey değil mi? Evet, sosyallik geliyor. Dolayısıyla olabildiğince bu sağlık kuralarına uyacağız.
Sosyal olacağız. Erken tanı yöntemleri değil mi? Kanserle karşılaşabiliriz ama erken tanı yöntemleri konusunda haberdar olacağız. Türkiye'de elli yaş sonrası ücretsiz tarama hizmeti var değil mi? Tabii ki.
İlketenler bugün çok ciddi hizmetler veriyor. Koşullarınıza uygunsa özel hastaneler son derece bunu yapıyor. Yani Türkiye'de şu an sağlığın ulaşılabilir kısıtlık içinde olduğunu düşünmüyorum. Ulaşılabilir olduğunu düşünüyorum. Ya o kadar çok konuşacak şey var ki ama yani ben dinleyicilerimizin de sabrını zorlamak istemiyorum.
Sizin de kıymetli vaktiniz. Hastalarınızdan uzak bırakıyoruz sizi. Onun vicdani yükü var. Sizin de şu anda bir dakika olsun karşınızda konuşmak için bekleyen kim bilir ne kadar yaşam savaşı veren ya da Yani bunun vicdani sorumluluğuyla karşınızdayım. Çok uzatmak istemiyorum ama sadece şunu sormak istiyorum.
İki konuyu birleştirerek, bugün hiç giremediğimiz yapay zeka bahsinden de, şimdi kanser, bütün bu patolojik durumuna, işte her şeyine rağmen sizin de... Neden olan faktörler arasında da saydığınız gibi psikoloji ile de çok ilişkili ve bir kanser hastasının tedavisi yani fiziki tedavinin de ötesinde psikolojik bir mücadele ve burada hani bir hekimin işte sanatı ustalığı dili. Tavrı, yüzü, mimiği, ses tonu, falanı, filanı, her şeyi yine. Yani bu tamamen insan temelli bir tedavi gibime geliyor. Teknolojinin dışında.
Ve bir yandan da hani böyle bir yapay zekanın yine böyle parantezi içine almaya çalıştığı bir sektörden bahsediyoruz. Sağlık dediğimizde. Nasıl görüyorsunuz yakın gelecekte hem kanseri hem hekimliği hem de bu teknolojiyle birleşimi? Teknoloji bizim artık olmazsa olmazımız. Bugün teknoloji sayesinde o kadar bilgiye ulaşma becerimiz ve karar destek mekanizmalarımızda gelişme var ki.
Size çok daha çarpıcı bir cümle söylersem yapay zekaya tam yerine oturtmuş olurum. Bugün yapay zekayı kullanmayan bir doktora gitmeyin diyecek kadar yapay zekanın ehemmiyetli olduğunu söyleyebilirim. Ne manada söylüyorsunuz bunu? Bilgiye ulaşamayacağız. Bilgiye ulaşamayacağız.
Yani siz bir halk olarak oturuyorsunuz, bir tarama yapıyorsunuz ya da yapay zekaya baş ağrısı diyorsunuz. Baş ağrısı en çok aranan ise o karşınıza çıkıyor, beyin tümürü. Birdenbire başarısına siz Eyvah Bey'in tümörüne gidiyorsunuz ve farklı bir anksiyetiye, farklı bir davranış bozukluğuna giriyorsunuz. Bugün yapay zeka kullanma bir beceridir. Buradan bir bilgi edinme, bunu bir insan sağlığına aktarma gerçekten özel eğitim gerektiren bir durumdur.
Ve yapay zekâsız artık bir tıbbi sürecin yönetilmesi neredeyse imkânsızdır. Örneğin binlerce genetik analiz yapıyoruz. Bunlardan o anormal çalışan alanı saptamak için yapay zekâ ihtiyacımız var. Çoklu bilgi değişimini harmanlayıp oradan bir neticeye ulaşmak için yapay zekâ ihtiyacımız var. Ama yapay zekâ neyi yapamıyor?
Hastanın sesinin değiştiği anı yakalamak ve onun elinin üstüne elinizi koymak. Ki bu tedavinin çok önemli bir parçası değil mi? En kıymetli parçası. Çünkü size güvenmiyorsa o pozitifiz. O stresin azalması, kortisolun baskılanması, değil mi?
O mutluluk hormonlarının, güven hormonlarının salınması, kendini daha güçlü hissetmesi olmuyor. Ses tonundaki değişmeyi algılamak, eşinin bakışını, düşünün genç bir kadın karşınıza soyunuyor, siz onu muayene ediyorsunuz. O sırada kalkıyor, giyiniyor ve siz ona sarılmanız gerekiyor. O anı öyle doğru bulmalısınız ki, buradan güven... Sevgi anlatabiliyor mu?
O dokunuşunuzun rahatlığı, her şeyi hissedebilsin. Bunu hangi yapay zekasızca yapabilir? Ses tonundaki titremelerin başladığı an. Siz de günlük hayatta yaşıyorsunuz. Çok sevdiğiniz biri gelince sıkıca kucaklıyorsunuz.
O kucakladığınız üç beş saniyelik anı bir algılamaya çalışın. Beyninizde neler oluyor? Müthiş bir rahatlama, müthiş bir iyi hissetme oluyor. İşte bakın, bunları vermek gerçekten... İnsanileştirme dediğimiz, insancıl olma dediğimiz...
Aslında sanat dediğimiz şey de burada çıkıyor. Orada siz ses tonunuzu ayarlıyorsunuz. Dokunma şeklinizi karşılanan kişinin eğitimine, kültürüne göre belirliyorsunuz. Kullandığınız kelimeleri buna göre seçiyorsunuz. O sırada ailesinin o hastaya bakışını tek tek gözlemliyorsunuz.
Tabi. İşte buradan o an öyle bir cümle ediyorsunuz ki o cümle her şeyi değiştiriyor. İşte o insani yaklaşım, insan olma becerisi. Mutlaka yapay zeka ihtiyacımız var. Günümüzde asla yapay zekası olmaz.
Ama insani değerler sizde. Hekimlik ve hekim sanatı olmaz. Sevgili hocam yani sahiden laf olsun diye söylemiyorum ama bir sürü sormak istediğim şeyi yutarak ve çok teşekkür ederek vakit ayırdığınız zaman dolayı burada noktalamak istiyorum. Dediğim gibi sizin vaktiniz hepimizden çok daha kıymetli ama şu açıdan içim çok rahat böyle Zamandan münezzeh, bağımsız olarak yıllarca dinlenecek ve sanıyorum hiç eskimeyecek. Yüz yıl sonra da anlamını koruyacak şeyler konuştuk.
Çok sağ olun. Uzun bir meslek yaşamını çok daha başarılarla devam ettirmenizi dilerim. Çünkü sizin başarınız çok daha fazla insanın hayatta kalması anlamına geliyor. Ve sağlıklı olarak sevdikleriyle. Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.
Çok teşekkür ederim. Çok keyifli bir sohbet.
Tarih: 31 Mart 2026
Sunucu: M. Serdar Kuzuloğlu
Konuk: Prof. Dr. Mustafa Özdoğan
Bu bölümde, yaşamın en ortak paydası olan sağlık kavramı ele alınıyor. Sunucu M. Serdar Kuzuloğlu, ölüm ve hayatın felsefi çerçevesinden başlayıp, çağımızın en büyük arayışı olan sağlıklı, uzun ve kaliteli yaşama nasıl ulaşılabileceğini Prof. Dr. Mustafa Özdoğan ile tartışıyor. Bölümün temel amacı, soğuk istatistiklerin ve modern medikal gelişmelerin ötesine geçerek, sağlıklı bir hayatın sırlarını, alışkanlıkların, toplumsal eğilimlerin ve bireysel sorumlulukların ışığında incelemek ve dinleyiciye uygulanabilir, gerçekçi tavsiyeler sunmak.
"Ben bu pantolonu aldığımda üstünden göbeğim pörtlüyordu... Şunun bana verdiği dopamini, endorfini, keyfi, güveni dünyanın hiçbir çikolatası, hamburgeri veremez." – A, [29:58]
[34:38] Longevity (uzun yaşam), bilimsel tabanda “hücre yaşlanması” çalışmalarıyla başlamış bir alan.
Bilimin ilk hedefinin, kimsenin 150-200 yıl yaşaması değil, "beklenen yaşam süresini sağlıklı ve anlamlı şekilde tamamlamak" olduğu net şekilde vurgulanıyor.
Çok sayıda takviye, beslenme uygulaması ve teknolojinin aslında çoğunlukla pazarlama stratejisinden öteye geçmediğine işaret ediliyor.
"Hekim aynı zamanda bir sanatçıdır. Çünkü insanın bedenine dokunma ve aynı anda ruhuna dokunma bir sanatsal eylemdir."
Prof. Dr. Mustafa Özdoğan [07:34]
"Wellness sektörü... altı trilyon dolar. Kanser ilaç harcamaları ise 300 milyar dolar."
Prof. Dr. Mustafa Özdoğan & A [20:13]
"Bende bir hastalık var mı? Ama asıl soru, ben ne kadar sağlıklıyım veya sağlıksızım?"
Prof. Dr. Mustafa Özdoğan [22:44]
"Sağlıklı yaşamak istiyorsanız; yürümek, uykunuza dikkat etmek, sebze-mevyeye ağırlık vermek, sigaradan uzaklaşmak."
Prof. Dr. Mustafa Özdoğan [38:14]
"Bugün yapay zekayı kullanmayan bir doktora gitmeyin diyecek kadar yapay zekanın ehemmiyetli olduğunu söyleyebilirim."
Prof. Dr. Mustafa Özdoğan [55:03]
"Hastanın sesinin değiştiği anı yakalamak ve onun elinin üstüne elinizi koymak… Bunu hangi yapay zekasızca yapabilir?"
Prof. Dr. Mustafa Özdoğan [56:12]
Bu özet, bölümü dinleyemeyenler veya tekrar hatırlamak isteyenler için rehber niteliğindedir; meselenin sathi yüzeyini değil, derinliklerini ve insani yönünü içerir.