Loading summary
A
Uzun hatta hayli uzun bir aranın ardından yeniden huzurunuza çıkarken bir açıklama yapma gereği duydum. Sonrasında hiçbirinin sizi ilgilendirmeyeceğini düşündüm ama yanlış anlaşılmasın sizi umursamadığımdan değil hasta. Aksine sizin benim açıklamalarımla ilgilenmeyeceğinizi sandığımdan. Sürprizlerin, tesadüflere gebe hallerin bile tedirginlik yarattığı bir dönemde kimsenin gerekçelerle ilgilenmeyeceğini, hatta çoğunun bunu bir bahane olarak algılayacağını düşündüm. Kim bilir belki sahiden de öyledir.
Hatta belki aklı bir tavırdır. Yine de bilesiniz ki bu uzun ara kesinlikle umursamamazlık, sorumsuzluk ya da boşvermişlikten değildim. Kendimce aklı gerekçelerim vardı. Bu yüzden derdime tercüman alır ümidiyle bu bölüme istikrar kavramından bahsederek devam etmek istedim. Üstüne düşündükçe içinde kaybolduğum, tam olarak neyi temsil ettiğimden de yemin olamadığım bu ilginç olgudan yani.
İlginç çünkü istikrar ile tam olarak neyi kastettiğimiz, ondan ne beklediğimiz belli değil. Dahası çoğu zaman talep ettiğimiz ile beklediğimiz şeyler de aynı olmuyor. Sözcükler zihnimize hayal gücümüzle kurduğumuz tuzaklar gibi. Bin bir çeşit meseleyi bohçaya tıkıp üstüne yapıştırdığımız bir etiket gibi. Düşünün mesela, hasta oldunuz, ateşler içinde yatakta dönüp durdunuz.
Başınız ağrıdan zonkladı, kemikleriniz, etleriniz sızladı. Sabaha zor edip doktorun karşısına oturduğunuz derdinizi anlattınız. Grip dedi. Çünkü öyle. Ama öyle mi?
Hani şu falancanınki gibi bir grip miydi o? Ya da geçen sene musallat olana benziyor muydu? Hayır. Hepsi ayrıydı. Kendine astı.
Ama sadece sizin için. Diyelim ki sevdiğiniz kalbiniz deli gibi atıyor. Başka bir şeyi düşünemiyorsunuz. Aşık olmuşsun sen diyorlar. Öyle mi sahiden?
Elbette öyle. Ama öylesine bir aşk mıydı o? Falancanınkine benziyor muydu hiç? Özdemir Asaf'a şiirler yazdıran gibi miydi mesela? Bitince Instagram arşivinden derhal temizlenecek türden miydi yoksa?
İstiklal'da böyle bir şey işte. Ama bunları aklıma getiren aslında çok başka bir vesileydi. Tesadüfen denk geldiğim belgeselde varlığını öğrendiğim bir İspanyol balık restoranı, El Cano. 1964'te Pedro Arregui'nin başlattığı bir hikaye bu. Hala aynı aile tarafından işletiliyor.
Nihayetinde balık pişiriyor. Gitmedim, tatmadım, bilmiyorum ama yine de bu başarıyı tesadüflere ya da öyle sürü psikolojisine bağlamanın ona haksızlık olacağını düşünüyorum. Merak edip sitesindeki rezervasyon sayfasına baktığımda bir yıl sonrası için dahi boş masası yoktu. Bir yıl! Belli ki Elcano istikrarlı bir çizgiye, kaliteye sahip.
Fakat bu işin sadece bir yüzü. Vaktiyle yurt dışında katıldığım bir basın etkinliği kapsamında dünyanın farklı ülkelerinden gazetecilerle bir masada yemek yiyorduk. Yanıma düşen yaşça benden oldukça büyük bir meslektaşım sorunca, Her hafta teknoloji konulu bir sayfa hazırlayıp köşe yazdığımı anlattım. Her hafta mı? dedi.
Önce ne demek istediğini anlamadım. Her hafta böyle bir şeyin nasıl mümkün olduğuna şaşırmıştım. Muhabbetin devamında ne demek istediğini daha iyi anladım. Bir konuda her hafta yazmaya değecek bir şeylerin nasıl olabileceğini sorguluyordu. Ona her gün siyasi makale yazan köşe yazarları olduğunu söylediğimde gözleri büyüdü.
Türkiye'nin siyasi ortamını, muhabbetin bereketini anlatıp durumu açıklamaya çalıştıysam da olmadı. Fakat o günden sonra benim için de her şey değişmişti. Okuduğum, izlediğim, dinlediğim her şeye o göze bakmaya başladım. Bu sahiden yazmaya değer mi? Bu gerçekten konuşulmaya hak eden bir mesele mi diye her şeyi sorgular halde buldum kendimi.
Sonra fark ettim ki hayır. Çoğu sadece o gün konuşacak, yazacak başka bir şey olmadığı için gündemimizdeydi. Şahsen nadiren televizyona bakıyorum. Türkiye'ye kadar bol haber kanalı olan başka bir ülke var mıdır diye düşünüyorum her seferinde izlerken. Üstelik neredeyse hiçbirinde gerçekten haber dediğimiz şey yok.
Aynı insanlar, aynı saatte, aynı stüdyoda. Aynı bölünmüş ekranlarda saatler boyu konuşuyor. Çoğunlukla sesini açmadan kanalları değiştiriyorum. Hangi kanalda ne konuşulacağını, kimin konuşacağını ve en acısı belki de o konuşan kişilerin ne söyleyeceğini adım gibi biliyorum. Kimse şaşırtmıyor.
Ve benim gibi konuyu ve kimin ne söyleyeceğini bilen milyonların her akşam saatinde, saatler boyunca nasıl bir beklentiyle ekran karşısına geçtiğini düşünüyorum. Al sana buz gibi bir istikrar işte. Çizgisi belli kurumlar, fikri belli insanlar, sınırları belli konular. Üstelik istisnasız her gün aynı kanalda, aynı saatte, istikrarla. Neyse ki seyircileri de istikrarlı.
Onlar da şaşırtmıyor. Hatta daha da ötesi şaşırmak da istemiyorlar. İstikrar istiyorlar. Peki üstüne konuşmamız gereken istikrar bunlardan hangisi? altı üstü on yirmi çeşit balığı her gün aynı kalitede müşterilerine sunabilmek mi mesela?
Her hafta ilginç bir konu bulup okuyucunun izleyicinin dinleyicinin karşısına çıkabilmek mi? Her akşam şaşmaz bir çizgiyle malum meseleleri saatler boyu konuşabilmek mi? İstikrar insanın kendisiyle mücadelesi mi yoksa zihninin hapishanesi mi? Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde bu zorlu soruların yanıtları peşinde yola koyuluyoruz. Daha iyi bir gelecek Daha iyi bir gelecek Enerji sağlar Daha iyi bir gelecek Sen ne yapıyorsun?
Efendim her zaman olduğu gibi kavramlar sözlüğümüzde, ne demek istediğimizi, hangi sözcüklerle ne kastedeceğimizi ya da bu sanki kulağımıza çok sık çalınan sözcükler sahiden bizim zihnimizde yer ettiği şekliyle mi, öyle bir anlama mı sahip ona bir bakacağız. Tabii ki tahmin edeceğiniz üzere bir tane sözcüğün ve onu ...yaratan kökün üstünde duracağım. Çok kısa geçeceğiz burayı. Hem başta tabii ki istikrar. İstikrar Arapça bir sözcük.
Arapçadan dinimize geçmiş. Kulağınızda tınladığı üzere. Kararlı olma. Olduğu yerde durma anlamına geliyor ve Türk Dil Kurumu sözcüğü şöyle özetlemiş. Birkaç farklı yaklaşımı var.
Ben sırayla hepsini okuyacağım. Aynı kararda olma, aynı biçimde sürme, bir düzende devam etme, stabilizasyon, yerleşmiş olma, oturmuş olma, sabit duruma gelme. Buymuş açıklaması. Bir de istikrarın kökü var. Kökeninde de yine biraz düşününce tahmin edeceğiniz üzere karar var.
Karar da ne demek? O da Arapçadan tabii ki dilimize geçmiş bir sözcük. Durma, sabit olma, kesin hüküm, kesin tercih demek. Türk Dil Kurumu da şöyle açıklamış. Yine birkaç farklı anlamı var.
Bir iş veya sorun hakkında düşünülerek verilen kesin yargı. Herhangi bir durum için tartışılarak verilen kesin yargı, hüküm. Değişmeyen düzenli durum. Yani karar var, duruma sabit olma, kesin hüküm, kesin tercih, son karar. O karar sahibi, yani kararlılık da istikraş manasına geliyor.
Sözcüklerimiz böyleydi. Şimdi bu eksende, bu anlamlar ışığında gelin bakalım neymiş bu kimi zaman özendiğimiz, kimi zaman imrendiğimiz istikrar ve aydınlık yüzü kadar karanlık yüzü bize neler gösteriyormuş? Birlikte bakalım.
Kavransal olarak düşündüğümüzde kulağa gayet hoş gelen istikrar kavramı Böyle sözcük anlamına bakınca biraz daha farklı tınlıyor değil mi? Böyle kendini tekrar eden, sorgulamaya ve değişime kapalı, kesinleşmiş, taşlaşmış bir tavır gibi adeta. Hayalimizdeki istikrar ise güzele, iyiye doğruya yönelik. Fakat görünen o ki pekala kötüye, yanlışa yönelik bir istikrar da mümkün. Üstelik ne gariptir ki ikisi de özünde aynı şeyi temsil ediyor.
Ama sanıyorum bizim hepimizin idealindeki o birinci türden değil. Demek ki istikrarı yüceltmeden önce onun neyi kapsadığını ve neye hizmet ettiğini düşünmek gerek. Daha da ötesi, istikrarı bir şeyi aynı şekilde yapmaya çabalamak yerine... Değişen şartlar içinde dahi insanların kendine, prensiplerine, erdemlerine sadık kalabilme, onları koruyabilme becerisi olarak el almalı. Zira Heraklitos'un binlerce yıl önce söylediği gibi, aynı nehirde iki defa yıkanılmaz.
Biz yine aynı biziz. Nehir yine aynı yerde. Aynı coşkuyla akmaktadır. Fakat özünde ne biz, önceki biziz. Ne de nehir aynı nehir.
Köprünün altından nice sular akmıştır. Gel gelelim. Yeni yıl, yeni alışkanlıklar bölümünde etraflıca işlediğimiz gibi... ...insan evladı da nihayetinde bir alışkanlıklar düzeneği. Sürprizlerden heyecan duyuyor ama...
...sadece olumlu sonuçlar doğurması şartıyla. Değişiklikleri sevmiyor, huzursuz oluyor. Her şeyi öngörebilmek, önünü ardını kestirebilmek istiyor. Vodafone'lu Alperen'den inanılmaz bir vlog! Sahanın lideri benim diyor!
Evet Murat, sahanın yeni bir lideri var artık. Türkiye'nin dört bir yanında gerçekleştirilen bağımsız ölçümlere göre en geniş 5G kapsaması Vodafone'da. 19. yüzyılda yaşamış William James modern psikolojinin kurucularından biri olarak kabul edilir. Aynı zamanda Amerikan pragmatizminin yani pragmatizm derken bir şeyin ne işe yaradığını, ne kadar yararlı veya yararsız olduğunu önceleyen düşünce akımının da bu yeni dünyadaki öncüsüdür.
Genellikle bu yanıyla bilinse de alışkanlıklar üzerine de epey kafa yolmuş bir isimdir. 1890'da yazdığı Psikolojinin Prensipleri başlıklı eserin alışkanlıklarla ilgili bölümünde insanı bir alışkanlıklar demeti olarak tanımlar. Vahşi hayvanların doğuştan gelen içgüdüsel özelliklerinin aksine, insanlarda hatta insanların yetiştirdiği, evcilleştirdiği hayvanlarda bile eğitimle biçimlenen alışkanlıkların belirleyici olduğuna dikkat çeker. Ne ilginç değil mi? Bu yüzden insan çoğunlukla kendi kararlarıyla değil, adeta otomatikleşmiş tekrarlar halinde yaşar.
Kendi hayatınız ekseninde düşünün isterseniz. Yatma saatiniz bir parça size has olsa bile muhtemelen kalkma saatiniz mutlaka tanımlıdır. Saat kaçta ne yapacağınız yemekten dinlenmeye kadar belirlenmiştir. Adık olmamış olsa bile giysileriniz de bu tanımlı kurallardan nasibini fazlasıyla alır. Kendinize ayıracağınız zamanlar, hafta sonları, yıllık izinler ve tatiller de öyle.
Ve biz tüm bu tanımlara, ön tanımlara rağmen bize has ve bize ait bir yaşam sürdüğümüz iddiasındayız. Dolayısıyla istikrar dediğimiz şey bizim dışımızda ve üstümüzde bir iradenin bize biçtiği bir role de dönüşebiliyor. Zannettiğimiz gibi iradelerimiz de var olan bir şey değil yani. Seçtiklerimiz dahi çoğunlukla bize sunulan seçeneklerden ibaret. Kulağa hoş gelmiyor belki.
Zaten William James de bu durumu öyle karamsar bir yaklaşımla ele almaz. Ona göre, yeteri miktarda tekrar edilen şeyler zamanla otomatikleşir ve bilinçli bir çaba gerektirmeden ilerleyebilir hale gelir. Bu bilinç dışı hali kontrol edebilmek için bizi istikrara götürecek alışkanlıklardan hangisinin iyi, hangisinin kötü olduğunu değerlendirmemiz gerekir. Bu yüzden her vesileyle karşımıza çıkan erdemlerimiz, istikrarın da kaderini belirleyecek en önemli unsur olacaktır. Aristo'nun telkininde olduğu gibi, bizi biz yapan, tekrar tekrar yaptığımız şeyler.
Bu yüzden mükemmellik bir eylem değil, alışkanlık. Ve yine onun cümleleriyle özetlersek, erdem, insanın kendi sorularına defalarca verdiği küçük yanıtların toplamı. Ama biliyoruz ki bu iş zor, çok zor Yonca. Çünkü insanlar bazen aylar boyunca hiç soru sormadan durur. Tam burada Desiderius Erasmus'un özgür irade yaklaşımına girmek vardı ama hem konuyu hem de zihninizi iyice karıştırmışken, rehberlik faaliyeti adına yine de William James'e dönmek istiyorum.
Çünkü onun fayda eksenli bakış açısında yol gösterici bir yanda var. Diyor ki, istiklal öyle soyut bir sadakattan doğmaz. Hayatı taşıyan işlevsel alışkanlıklarla olur. Yani mesela... Nasıl uyandığımız günümüzü nasıl geçireceğimizi belirler.
Neyi ertelediğimiz aslen ne yapmak istediğimizi gösterir. Ya da kızdığımız, öfkelendiğimiz şeyler zamanla dönüşeceğimiz kişiyi adım adım inşa eder. En nihayetinde aklımızda kalması gereken özet şu olmalı. İstikrar, erdemli bir yaşam adına kritik bir öneme sahip. Fakat neyin istikrarını koruyacağımızı çok iyi belirlemeliyiz.
Şu podcast yayınını düşün mesela. Nedir bu bağlamdaki karşılık? Her hafta yeni bir bölümle karşınıza çıkmak mı? Hiç şüphesiz bu bir istikrar göstergesi. Fakat içi boş, faydasız, haddini aşmayan, yaşama rehberlik etmeyen bir bölümde bu istikrara dahil midir?
Ya da esas mesele hazırladığım içeriğin faydası mıdır? O zaman faydalı olması şartıyla düzensiz bir yayında istikrarlı sayılır mı? Hiç şüphesiz en güzeli düzenli ve tatminkar içerikli bir yayın olmalı. Peki, bu her zaman mümkün müdür? Benim gibi her işini tek başına yapmaya çalışan, üstelik her hafta düzenli olarak pek çok iş yapmak zorunda olanlar için hiç de kolay değil ne yazık ki.
Aklıma gelmişken, bakın, öyle ya da böyle 100 bölümü geride bırakmışız ya. Hepsi el emeği, göz nuru, zihin işi, alın teri. Hiçbirine denk gelmemiş olsanız, sokakta karşınıza çıksam, desem ki bana sadece başlık olarak insanların ilgisini çekecek yüz konu söyler misiniz diye sorsam, skorunuz kaç olurdu? Bir düşünün. Hadi alın elinize bir kağıt, yazın bakalım.
Yüz konu. Düşünür, Bing Chu Han'ın Yorgunluk Toplumu kitabından bir bölüm aklıma geliyor. Diyor ki, sürekli performansın gerekçesi istikrarın verimlilik tarafından sömürülmesi. Hatta bir çeşit kendini tüketme biçimi olduğunu söylüyor. Kesinlikle öyle.
İşte istikrarı zorlu ve sıra dışı kılan da bu. Berber içinde, içerik üreticisi içinde, baklavacı içinde, cerrah içinde. O yüzden dünyanın dört bir yanında binlerce balıkçı lokantası var fakat çok azı elli yılı aşkın süre varlığını koruyabiliyor. Yoksa eminim o lokantanın sahibi Pedro Arreguide... Ya boşver şimdi kalkanı levreyi, bugün de çocukları alalım, şöyle felekten bir gün çalalım demiştir mutlaka.
Areguide rakipleri gibi aynı içgüdülere sahip, aynı insan. Ama onları ayrıştıran şey alışkanlıkları ve onların ürettiği istikrar. Böylece zihnimizde daha çok olumlu bir algıya sahip istikrar kavramının aslında pekala olumsuz bir şeye hizmet edebileceğini ve daha da ötesinde istikranın bütünün hangi parçasına yönelik olması gerektiğini aşağı yukarı oturtmuş olduk. Demek ki sıra yaşama hadsizce rehberlik edecek kapanış bölümünün sorusunda. Ne yapalım?
Her ne kadar alışkanlıklardan besleniyor olsa da, istikrar alışkanlıklardan ibaret değil. Aynı fikirde kalmaya, aynı yoldan yürümeye, aynı şeyleri tekrar etmeyi içeren bir süreç. Fakat her zaman iyi ya da her daim kötü olmak zorunda da değil. Makbul, makul, erdemli bir istikrar çoğu zaman aklımıza gelen değişime direnmek de değil asla. Daha çok değişirken dağılmamak, ne olduğunu, ne yaptığını, kimin için çabaladığını, bunu neden yaptığını ve en önemlisi neden tercih edildiğini bilerek değişecek esnekliğe sahip olmak belki de.
Bölüme yemek de başladık. Yine öğle kapatalım. Geçen sene İtalya'nın başkenti Roma'da bir şeyler yemek için dolanırken Alfredo alla Scrofo adlı bir mekana denk geldik. Sıra dışı bir kalabalık vardı, dikkatimizi çekmemişti ama buranın kendine has bir şöhreti olduğunu içeri girdikten sonra anladık. Adından da anlaşılacağı gibi Fettuccine Alfredo tarzı makarnanın icat edildiği ve 110 yıldır sunulduğu bir yerdi burası.
Tanıdık gelmeyenler için anlatayım. Esasen oldukça da basit bir yapısı var bu bahsettiğim makarnanın. Sadece yumurta ve un ile elde edilen, elde açılan ve uzun böyle yassı şerit şeklinde böyle spagetti... ...benzeri düşünen işte limuini gibi böyle teyp gibi ince uzun kalın hafif bir makarna düşünün. Sadece 30 saniye kaynar suda haşlanıyor ve hemen yayvan bir servis tabağına alınıyor.
Burada da cömert miktarda tereyağı, sadeyağı ve rendelenmiş parmigiano peyniri ile eriyene kadar gözünüzün önünde böyle karıştırılıyor. İşte 110 yıldır yapılan iş, reçete bundan ibaret. Fakat tahmin edeceğiniz gibi bu saydığım bileşenlerin her biri ayrı bir emeğin ve istikrarın üzünü. Hepsini bir araya getiren bir başka istikrar daha var. Mekanın kendisi.
Yoksa dünyanın dört bir yanında Fettucine Alfredo yapan yüz binlerce mekan var. Sırf şu İstanbul'da binlercesi var. Fakat sadece birisinin kapısında onu yemek için insanlar kuyruğa giriyor. Mekanın tek tabağı değil elbette o makarna ama herkesin girdiğinde mutlaka denediği bir şey de bu. Bir de İstanbul'da şef Fatih Tutak'ın mekanı Türk var mesela.
Henüz o daha 7 yıllık bir restoran ama şimdiden küresel lezzet avcılarının listesinde üst sıralarda yerini almış durumda. Onun meselesi her tarifte yer alan birleşenleri tamamen kendini has tabaklara çevirmek ve tekrara düşmeden herkese her seferinde ayrı bir tecrübe yaşatmak. Bu yüzden Fatih Tutak ya da onun mekanı ile anılacak bir özel yemek olmayacak belki de. Fakat onun mekanı, onun istediği, arzuladığı sürece batmadan ayakta kalmayı başaracak. Yani demek istediğim, 110 yıldır aynı makarnayı yapmak da, her sezon menüyü baştan sona tamamen yenilemek de istikrana dahil mevzular.
Mesele dağılmadan değişebilmek ya da değişmeden dağılabilmek. Her ikisi birden olunca istikrardan söz etmekte imkansız hale geliyor çünkü. Yani keramet taş kesilmekte değil, taşa kök salabilmekte. Hiçbir şeyin garanti edilmediği yaşam düzeninde kendi merkezini kurma gayreti. Kontrol edilemez bir fırtınanın göbeğinde bizim kontrolümüzdeki dümenle çizdiğimiz rotayı takip edebilmek.
İnattan değil, inançtan beslenmek. Hayatın neşesini askeri bir disipline kurban etmeden şartlarla, mevcut şartlarla, olanaklarla ve yeteneklerle barışık bir yol çizebilmek. Kimi zaman gösterişe ve keyfe kanmadan zuru tercih edebilmek ama en önemlisi tüm bunları yapabilmek için seni büyüten şey ile seni tüketen şey arasındaki ayrımı iyi yapabilmek. Her alışkanlığın bir tür sadakat olduğundan yola çıkarak hangi tür sadakatin bizi biçimlendirerek istikrara kavuşturacağını belirleyebilmek de yani. Hepinize kolay gelsin.
Podcast: Haddini Aşan Yaşam Rehberi
Sunucu: M. Serdar Kuzuloğlu
Bölüm: İstikrar
Tarih: 9 Haziran 2026
Bu bölümde Serdar Kuzuloğlu, "istikrar" kavramını çok yönlü biçimde ele alıyor. Kişisel, toplumsal ve kültürel boyutlarıyla istikrarı sorgularken; otomatikleşmiş alışkanlıklar, değişime kapalı bir düzen ve “iyilik/kötülük” ekseninde istikrarın hangi yüze hizmet ettiğini irdeliyor. Kuzuloğlu, istikrarı yüceltmeden önce, bunun neyi kapsadığını ve neye hizmet ettiğini tartışmanın önemine işaret ediyor.
Sunucunun uzun aradan sonra dönüşü ve istikrarla kurduğu bağ:
“Bu uzun ara kesinlikle umursamamazlık, sorumsuzluk ya da boşvermişlikten değildi. Kendimce aklı gerekçelerim vardı... Bu yüzden bu bölüme istikrar kavramından bahsederek devam etmek istedim.” (00:41)
Kavramın günlük hayatta üstlendikleri ve algıdaki bulanıklık:
“İlginç çünkü istikrar ile tam olarak neyi kastettiğimiz, ondan ne beklediğimiz belli değil. Dahası çoğu zaman talep ettiğimiz ile beklediğimiz şeyler de aynı olmuyor.” (01:11)
Elcano Restoranı örneği:
1964'ten bu yana aynı aile tarafından işletilen ve rezervasyon için 1 yıl sonrasına bile yer bulunamayan bir balık restoranı istikrarlı kaliteyi temsil ediyor.
“Elcano istikrarlı bir çizgiye, kaliteye sahip.” (03:24)
Türkiye’de medya ve tekrarlayan gündem:
Aynı isimlerin, aynı saatlerde, aynı konuları konuşması ve tahmin edilebilirlik.
“Al sana buz gibi bir istikrar işte. Çizgisi belli kurumlar, fikri belli insanlar, sınırları belli konular...” (05:28)
Sözlük Tanımları ve Kavramsal Bakış:
Arapçadan geçen 'istikrar' ve 'karar' kelimesinin kökenleri; “aynı biçimde sürmek, düzenli devam etmek” vurgusu.
“Kulağa gayet hoş gelen istikrar kavramı, sözcük anlamına bakınca biraz daha farklı tınlıyor... Değişime kapalı, kesinleşmiş, taşlaşmış bir tavır gibi.” (09:40)
Kötüye yönelik istikrar ihtimali:
“Görünen o ki pekâlâ kötüye, yanlışa yönelik bir istikrar da mümkün.” (10:16)
Özgün bir öneri:
“İstikrarı bir şeyi aynı şekilde yapmaya çabalamak yerine... değişen şartlar içinde dahi insanların kendine, prensiplerine, erdemlerine sadık kalabilme, onları koruyabilme becerisi olarak ele almalı.” (10:29)
William James ve alışkanlık teorisi:
İnsan iradesi ve tekrarların farkında olmadan otomatikleşmesi.
“İnsan çoğunlukla kendi kararlarıyla değil, adeta otomatikleşmiş tekrarlar halinde yaşar.” (13:01)
Kendimize ait sandığımız düzenler aslında ne kadar bize ait?
“İstikrar dediğimiz şey bizim dışımızda ve üstümüzde bir iradenin bize biçtiği bir role de dönüşebiliyor. Zannettiğimiz kadar irademiz de var olan bir şey değil.” (13:30)
İyi ve kötü alışkanlıkların hayatımıza etkisi:
“Bu yüzden her vesileyle karşımıza çıkan erdemlerimiz, istikrarın da kaderini belirleyecek en önemli unsur olacaktır. Aristo'nun telkininde olduğu gibi, bizi biz yapan, tekrar tekrar yaptığımız şeyler.” (14:21)
Alışkanlıkla istikrarı karıştırmamak:
“Her ne kadar alışkanlıklardan besleniyor olsa da, istikrar alışkanlıklardan ibaret değil.” (19:10)
“Değişirken dağılmamak” prensibi:
“Makbul, makul, erdemli bir istikrar çoğu zaman aklımıza gelen değişime direnmek de değil asla. Daha çok değişirken dağılmamak, ne olduğunu, ne yaptığını, kimin için çabaladığını, bunu neden yaptığını ve neden tercih edildiğini bilerek değişecek esnekliğe sahip olmak.” (19:48)
Serdar Kuzuloğlu, istikrarı ne tek başına tekrara ne de tamamen değişim karşıtlığına indirgiyor. Hem restoranlardaki gelenekleri hem medya ve bireysel alışkanlıkları hem de toplumsal düzeni örneklerle harmanlayıp; istikrar kavramını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Son olarak, “dağılmadan değişmek” ve “kendi merkezini kurma gayreti” vurgusu ile istikrarlı olmanın özünde neye ve nasıl sadık kalınacağını sorgulamanın önemine işaret ediyor.
Bölümün Son Mesajı:
Kendi alışkanlıklarımızın ve istikrarımızın neye hizmet ettiğini sürekli gözden geçirmek ve bizi büyütenle tüketeni ayırmak: “Keramet taş kesilmekte değil, taşa kök salabilmekte.”