
Hosted by Yıldırım Aktugan · TR

THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) adlı dev¬rimci örgütün önderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan ve arkadaşlarıyla Ankara Mamak Askeri Cezaevi’nde karşılaştım. Deniz Gezmiş’in isteği üzerine, onlarla tek tek konuşacak, gerekli birikimi sağlayacak, sonra oturup onların romanını yazmaya çalışacaktım. Heyecan verici, müthiş onurlu bir çalışma başlıyordu benim için. Kimi gizli, kimi açık buluşmalarla bir kısmıyla konuşabildim... Bu tasarı çok iyi başladı, ama yazık ki yarıda kaldı. Tam işin içindeyken, hiç beklemediğim anda cezaevinden salıverildim. Elimdeki notlar bir roman için yetersizdi. O güzel insanlar —kimi asılarak, kimi kurşunlanarak— öylesine acımasızca yok edildiler ki, bende kalan notları artık kendimde saklayamazdım. Yıllar sonra oturdum, bu kitabı yazdım. Gülünün Solduğu Akşam, serüven dolu bir roman gibi de okunabilir, ama acı yüklü bir kitap olduğu da bilinmelidir

Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Tutunamayanlar’ı Berna Moran, “hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı” olarak niteler. Moran’a göre “Oğuz Atay’ın mizah gücü, duyarlılığı ve kullandığı teknik incelikler, Tutunamayanlar’ı büyük bir yeteneğin ürünü yapmış, yapıttaki bu yetkinlik Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır.” Küçük burjuva dünyasını zekice alaya alan Atay “saldırısını, tutunanların anlamayacağı, red edeceği türden bir romanla yapar.” Tutunamayanlar, 1970 TRT Roman Ödülü’nü kazanmıştı.

Kalabalık mahkeme salonunun tam ortasında çökmüş haldeydi. O; büyük düşleri olan, zeki, yakışıklı, korkusuz ve ülkenin en seçkin dava avukatıydı.Onu 17 yıldır tanıyordum.Julian'ın şok edici mahkeme gösterileri sürekli gazetelerin ön sayfalarında yer alıyordu. Çoğu kimsenin sadece düşleyebileceği her şeyi elde etmişti: Yıldızlara varan mesleki şöhret, milyonlarca dolarlık banka hesapları, en pahalı semtte olağanüstü bir malikane, özel bir jet, tropikal bir ada ve orada yazlık bir ev ve de çok değer verdiği varlığı-evinin özel yolunun ortasına parkettiği kırmızı bir ferrari.Şimdi ise Büyük Julian kalp krizi geçirmiş, çaresiz bir bebek gibi yerde kıvranıyor ve deli gibi sarsılıyordu.

Kişiliğin en önemli boyutu içe dönük/dışa dönük olma ayrımıdır. İnsanların en azından üçte biri içe dönük tarafta yer alır. Dünyanın en yetenekli insanlarından bazıları da içe dönük. Onlar olmasaydı Apple olmayabilirdi, görelilik kuramı ve Van Gogh'un ayçiçekleri de öyle. Ancak dışa dönükler kurulu düzen üzerinde bir şekilde hakimiyet kurmuş durumda. Çekingenlik, duyarlılık, ciddiyet sıklıkla olumsuz özellikler olarak görülüyor. Dolayısıyla içe dönükler de sahip oldukları özellikler nedeniyle kendilerini kötü hissediyorlar.

Ron Aharoni’nin bu eseri, matematik ve şiir arasındaki şaşırtıcı benzerlikleri estetik bir bakış açısıyla ele almaktadır. Her iki disiplinin de karmaşık bir dünyada gizli düzenleri ve örüntüleri keşfetme çabasını ortak bir "sihir" olarak tanımlar. Yazar, Freud'un yer değiştirme kavramından yola çıkarak, dikkatin başka yöne çekilmesiyle ulaşılan sonucun hem sanatta hem de bilimde güzellik ve haz yarattığını savunur. Çikolata bölme ve karınca problemleri gibi somut örneklerle, soyut düşüncenin karmaşıklığı nasıl basitleştirdiği ve zihinsel enerji tasarrufu sağladığı açıklanır.

Tinayre, II. Abdülhamid’in baskısından kaçarak Paris’e giden ve sürgün günlerinden sonra yurda dönen Jöntürkler’in yakın arkadaşıdır. Jöntürk dostlarını görmek üzere İstanbul’a gelir, ancak bu gezi, 31 Mart olaylarının olduğu döneme rastlar. Gemiyle Marsilya’dan İstanbul’a gelen yazar, Nisan-Haziran 1909 tarihleri arasındaki gezisi sırasında İstanbul dışında, sakin taşra ve askeri yerleşim yeri olarak nitelendirdiği Edirne’ye ve son durak olarak İzmir’e gitti.

'Türkiye, bir İslamcı devlet değildir; laiktir, laik kalmalıdır. Ve laik kalacaktır. Amerikancı bütün etkilere karşın Türkiye, kendi bağımsız siyasetini kendisi çizecek ve bu siyaseti yine kendisi uygulayacaktır. Müslümanlığı, bir antikomünist ideoloji olarak Türkiye'nin komşularına karşı kullanmak, hem İslam dinine saygısızlıktır hem de Türkiye Cumhuriyeti'ni sonu gelmez bir serüvene itmek demektir.'

Kitap, Uğur Mumcu'nun araştırmacı gazetecilik açısından büyük başarısının kanıtıdır. Yurtdışındaki din görevlilerine Suudi paralarının akıtıldığını belgelerle ortaya koyan kitap, 'İslami Devlet Kurulacak Elbet, Avrupa Milli Görüş Teşkilatları, Süleymancılar, Rabıta, Olaylar Nasıl Yansıdı? Haberler-Yorumlar, Belgeler' ana başlıkları altında konuyu bilimsel diyebileceğimiz bir özenle ele almaktadır. Laik cumhuriyeti kuşatan tehlikeler düşünüldüğünde, herkesin okuması gereken önemli bir kaynak, bir baştyapıt.

"Atatürk dönemi ile 2'nci Dünya Savaşı yıllarının da gereğince incelenebilmesi, cumhurbaşkanlığı arşivi ile dışişleri bakanlığı gizli dosyalarının çift aylı, kırmızı damgalı yasaklardan kurtarılıp araştırmacılara açılmasına bağlıdır. Amerikan, İngiliz, Alman ve Fransız belgeleri üzerindeki yasaklar çoktan kalktı; bizde, yasak olmayan yazışma ve tutanakları incelemek bile olanaksızdır. Yakın tarihi inceleyemezsek, bugünü nasıl anlayacağız?!"

Cemil Filmer 1895'de İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülhamid'in Süvari Muhafız alay Komutanı Ahmet Şükrü Beydir. Askeri mekteplerde okuyan Cemil Filmer, I. Dünya Harbi'ne katıldı. Filistin Cephesinde döğüştü. Daha sonra Ordu Filim Merkezinde görev aldı, ilk Türk filmlerinin çekimlerinde bulundu. Böylece sinemacılık hayatına atılan Filmer; önce İzmir, daha sonra İstanbul'da, aynı zamanda Paris'te sinemacılık yaptı. Türk sinemasına 65 yıl hizmet verdi, Lale Filim Şirketi ve stüdyosunu kurdu. Başta Mustafa Kemal olmak üzere Sultan Reşad, Abdülhamid, Talat ve Enver Paşalar gibi devrin önde gelen simaları iler tanışan, onların filmlerini çeken, Halide Edib Hanım'ın konuştuğu meşhur Sultan Ahmet mitingini filme alan, meslek hayatı içinde bir dönem 33 sinemayı birden işleten Cemil Filmer'in hatıraları sinemacılık tarihimiz için bir kaynak eser özelliğini taşımaktadır.